Forum Yorum  

Geri git   Forum Yorum >
(¯`·.(¯`·.Din Bölümü·´¯).·´¯)
> Peygamber Efendimiz (S.A.V)
Google
 
Kayıt ol Yardım Konularım Cevaplarım Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

             
Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi
Görüntülemeler : 161 / Konudaki Cevap Sayısı : 18
Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı ( Kayıtlı üye ve Misafir)

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 28-07-2008   #1
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Bu risale, üç yüzden fazla mu'cizâtı beyan eder Risalet-i Ahmediyenin (asm) mucizesini beyan ettiği gibi, kendisi de o mucizenin bir kerametidir Üç dört nev ile harika olmuştur:
Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz sayfadan fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla, mecmuu on iki saatte telif edilmesi, harika bir vakıadır
İkincisi: Bu risale, uzunluğuyla beraber, ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki, bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda, bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mucize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi
Üçüncüsü: Acemî ve tevafuktan haberi yok ve bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda, lâfz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi, bütün risalede ve lâfz-ı Kur'ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk etmeleri göründü ki, zerre miktar insafı olan, tesadüfe vermez Kim görmüşse kati hükmediyor ki, bu bir sırr-ı gaybîdir, mucize-i Ahmediyenin (asm) bir kerametidir
Şu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler Hem şu risaledeki ehâdis, hemen umumen eimme-i hadisçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kati hâdisât-ı risaleti beyan ediyorlar O risalenin mezâyâsını söylemek lâzım gelse, o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları, onu bir kere okumasına havale ediyoruz
Said Nursî


İHTAR

Şu risalede çok ehâdis-i şerife nakletmişim Yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmuyor Yazdığım hadislerin lâfzında yanlışım varsa, ya tashih edilsin, veyahut "hadis-i bilmânâdır" denilsin Çünkü, kavl-i râcih odur ki, "Nakl-i hadis-i bilmânâ caizdir" Yani, hadisin yalnız mânâsını alıp, lâfzını kendi zikreder Madem öyledir; lâfzında yanlışım varsa, hadis-i bilmânâ nazarıyla bakılsın
MU'CİZAT-I AHMEDİYE (asm)


-1-



-2-

ilâ âhir


Risalet-i Ahmediyeye (asm) dair On Dokuzuncu Sözle Otuz Birinci Söz, nübüvvet-i Muhammediyeyi (asm) delâil-i katiye ile ispat ettiklerinden, ispat cihetini onlara havale edip, yalnız onlara bir tetimme olarak, On Dokuz Nükteli İşaretler ile, o büyük hakikatin bazı lem'alarını göstereceğiz
Birinci Nükteli İşaret
Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak
Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan neviyle konuşacaktır
Madem insan neviyle konuşacak; elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak


Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır
İkinci Nükteli İşaret
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş, Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi bir ferman-ı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu'cizât-ı bâhireyi göstermiştir O mu'cizât, heyet-i mecmuasıyla, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücutları katidir Kur'ân-ı Hakîmin çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki, o muannid kâfirler dahi mu'cizâtın vücutlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar Yalnız, kendilerini aldatmak veya etbâlarını kandırmak için (hâşâ) sihir demişler
Evet, mu'cizât-ı Ahmediyenin (asm) yüz tevatür kuvvetinde bir katiyeti vardır Mucize ise, Hâlık-ı Kâinat tarafından, onun dâvâsına bir tasdiktir, "Sadakte" -1- hükmüne geçer Nasıl ki, sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki, "Padişah beni filân işe memur etmiş" Senden o dâvâya bir delil istenilse, padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse, "Evet" sözünden daha kati, daha sağlam, senin dâvânı tasdik eder


Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:
"Ben, şu kâinat Hâlıkının mebusuyum Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor Kamere bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor"
Ve hâkezâ, yüzer mu'cizâtı böyle göstermiştir
Şimdi, şu zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti, yalnız mu'cizâtına münhasır değildir Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahval ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini ispat eder Hattâ, meşhur ulema-i Benî İsrailiyeden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın simasını görmekle, "Şu simada yalan yok; şu yüzde hile olamaz" -2- diyerek imana gelmişler

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #2
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Çendan muhakkıkîn-i ulema, delâil-i nübüvveti ve mu'cizâtı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüz binler delâil-i nübüvvet vardır Ve yüz binler yolla yüz binler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler Yalnız Kur'ân-ı Hakîmde kırk vech-i i'câzdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (asm) bin bürhanını gösteriyor
Hem madem nev-i beşerde nübüvvet vardır Ve yüz binler zat, nübüvvet dâvâ edip mucize gösterenler gelip geçmişler Elbette, umumun fevkinde bir katiyetle, nübüvvet-i Ahmediye (asm) sabittir Çünkü, İsâ Aleyhisselâm ve Mûsâ Aleyhisselâm gibi umum resullere nebî dedirten ve risaletlerine medar olan delâil ve evsaf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuttur
Madem hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, zât-ı Ahmedîde (asm) daha mükemmel mevcuttur Elbette, hükm-ü nübüvvet, umum enbiyadan daha vâzıh bir katiyetle ona sabittir
Üçüncü Nükteli İşaret
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mu'cizâtı çok mütenevvidir Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser envâ-ı kâinattan birer mucizeye mazhardır Güya, nasıl ki bir padişah-ı zîşânın bir yaver-i ekremi, mütenevvi hediyelerle muhtelif akvâmın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil gönderir, kendi taifesi lisanıyla ona hoşâmedî eder, onu alkışlar Öyle de, Sultân-ı Ezel ve Ebedin en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev-i beşere mebus olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakaikine karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedâyâ-yı mâneviyeyi getirdiği zaman, taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut, tâ aydan, güneşten yıldızlara kadar her taife kendi lisan-ı mahsusuyla ve ellerinde birer mucizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışlamış ve hoşâmedî demiş
Şimdi, o mu'cizâtın umumunu bahsetmek için ciltlerle yazı yazmak lâzım gelir Muhakkikîn-i asfiya, delâil-i nübüvvetin tafsilâtına dair çok ciltler yazmışlar Biz, yalnız icmâlî işaretler nevinden, o mu'cizâtın kati ve mânevî mütevatir olan küllî envâına işaret ederiz
İşte, nübüvvet-i Ahmediyenin (asm) delâili, evvelâ iki kısımdır:
Birisi, "irhasat" denilen, nübüvvetten evvel ve velâdeti vaktinde zuhur eden harikulâde hallerdir
İkinci kısım, sair delâil-i nübüvvettir
İkinci kısım da iki kısımdır: Biri, ondan sonra, fakat nübüvvetini tasdiken zuhura gelen harikalardır İkincisi, Asr-ı Saadetinde mazhar olduğu harikalardır
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri, zâtında, sîretinde, suretinde, ahlâkında, kemâlinde zâhir olan delâil-i nübüvvettir İkincisi, âfâkî, haricî şeylerde mazhar olduğu mu'cizâttır
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri mânevî ve Kur'ânîdir Diğeri maddî ve ekvânîdir
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır:
Biri: Dâvâ-yı nübüvvet vaktinde, ehl-i küfrün inadını kırmak veyahut ehl-i imanın kuvvet-i imanını ziyadeleştirmek için zuhura gelen harikulâde mu'cizâttır Şakk-ı kamer ve parmağından suyun akması ve az taamla çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nevi ve herbir nevi mânevî tevatür derecesinde ve herbir nevin de çok mükerrer efradı vardır
İkinci kısım, istikbalde ihbar ettiği hadiselerdir ki, Cenâb-ı Hakkın talimiyle o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır
İşte, biz de şu âhir ki kısımdan başlayıp icmâlî bir fihriste göstereceğiz Haşiye
Dördüncü Nükteli İşaret
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, Allâmü'l-Guyûbun talimiyle haber verdiği umur-u gaybiye, had ve hesaba gelmez İ'câz-ı Kur'ân'a dair olan Yirmi Beşinci Sözde envâına işaret ve bir derece izah ve ispat ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve enbiya-yı sabıkaya dair ve hakaik-i İlâhiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve hakaik-i uhreviyeye dair ihbârât-ı gaybiyelerini Yirmi Beşinci Söze havale edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz Yalnız, kendinden sonra Sahabe ve Âl-i Beytin başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisâta dair pek çok ihbârât-ı sadıka-i gaybiyesi kısmından, cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz Ve şu hakikat tamamıyla anlaşılmak için, Altı Esas, mukaddime olarak beyan edeceğiz
Birinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahit olabilir Fakat her hali, her tavrı harikulâde olmak lâzım değildir Çünkü, Cenâb-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a'mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan âdiyat içindeki harikulâde olan san'at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin Eğer ef'âlinde beşeriyetten çıkıp harikulâde olsaydı, bizzat imam olamazdı; ef'âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi


Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için harikulâde işlere mazhar olur ve indelhâce, ara sıra mu'cizâtı gösterirdi Fakat, sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mucize olmazdı Çünkü, sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz, Ebu Cehil de Ebu Bekir gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faydası kalmaz, kömürle elmas bir seviyede kalırdı
Câ-yı hayrettir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, mübalâğasız binler vecihte binler çeşit insan, herbiri birtek mucizesiyle veya bir delil-i nübüvvetle veya bir kelâmıyla veya yüzünü görmesiyle, ve hâkezâ, birer alâmetiyle İmân getirdikleri halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delâil-i nübüvveti, nakl-i sahihle ve âsâr-ı katiye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi, dalâlete sapıyorlar
İkinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür, risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir Risaleti, vahye istinad eder Vahiy iki kısımdır:
Biri vahy-i sarihîdir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur: Kur'ân ve bazı ehâdis-i kudsiye gibi
İkinci kısım, vahy-i zımnîdir Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasvirâtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir O vahiyden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvirde, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazen yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder, veyahut kendi ferasetiyle beyan eder Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasvirâtı ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder, veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder
İşte, her hadiste, bütün tafsilâtına vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz Madem bazı hadiseler mücmel olarak, mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder Şu tasvirdeki müteşabihâta ve müşkülâta bazen tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor Çünkü, bazı hakikatler var ki, temsille fehme takrib edilir Nasıl ki, bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi Cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür" Bir saat sonra cevap geldi ki, "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp Cehenneme gitti" -1- Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın beliğ bir temsille beyan ettiği hadisenin tevilini gösterdi
Üçüncü Esas: Naklolunan haberler, eğer tevatür suretinde olsa, katidir
Tevatür iki kısımdır: Haşiye Biri sarih tevatür, biri mânevî tevatürdür
Mânevî tevatür de iki kısımdır Biri sükûtîdir Yani, sükût ile kabul gösterilmiş Meselâ, bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hadiseyi haber verse, cemaat onu tekzip etmezse, sükûtla mukabele etse, kabul etmiş gibi olur Hususan, haber verdiği hadisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hadisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder
İkinci kısım tevatür-ü mânevî şudur ki: Bir hadisenin vukuuna, meselâ "Bir kıyye taam, iki yüz adamı tok etmiş" denilse, fakat onu haber verenler ayrı ayrı surette haber veriyor Biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder Fakat umumen, aynı hadisenin vukuuna müttefiktirler İşte, mutlak hadisenin vukuu, mütevatir-i bilmânâdır, katidir İhtilâf-ı suret ise zarar vermez
Hem bazen olur ki, haber-i vahid, bazı şerâit dahilinde tevatür gibi katiyeti ifade eder Hem bazen olur ki, haber-i vahid, haricî emarelerle katiyeti ifade eder
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan bize naklolunan mu'cizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı âzamı tevatürledir: ya sarihî, ya mânevî, ya sükûtî Ve bir kısmı, çendan haber-i vahidledir Fakat öyle şerâit dahilinde, nakkad-ı muhaddisîn nazarında kabule şayan olduktan sonra, tevatür gibi katiyeti ifade etmek lâzım gelir Evet, muhaddisînin muhakkikîninden "el-hâfız" tabir ettikleri zatlar, lâakal yüz bin hadisi hıfzına almış binler muhakkik muhaddisler, hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttakî muhaddisler ve başta Buharî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye sahipleri olan ilm-i hadis dâhileri, allâmeleri tashih ve kabul ettikleri haber-i vahid, tevatür katiyetinden geri kalmaz
Evet, fenn-i hadisin muhakkikleri, nakkadları o derece hadisle hususiyet peydâ etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlisine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesb etmişler ki, yüz hadis içinde bir mevzuu görse, "Mevzudur" der "Bu hadis olmaz ve Peygamberin sözü değildir" der, reddeder Sarraf gibi, hadisin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez Yalnız, İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler, tenkitte ifrat edip, bazı ehâdis-i sahihaya da mevzu demişler Fakat her mevzu şeyin mânâsı yanlıştır demek değildir; belki "Bu söz hadis değildir" demektir
Sual: Ananeli senedin faydası nedir ki, lüzumsuz yerde, malûm bir vakıada, "an filân, an filân" derler?
Elcevap: Faydaları çoktur Ezcümle, bir faydası şudur ki: Anane ile gösteriliyor ki, ananede dahil olan mevsuk ve hüccetli ve sadık ehl-i hadisin bir nevi icmâını irae eder ve o senette dahil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir Güya o senette, o ananede dahil olan herbir imam, herbir allâme, o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor
Sual: Neden hâdisât-ı i'câziye, sair zarurî ahkâm-ı şer'iye gibi tevatür suretinde, pek çok tariklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?
Elcevap: Çünkü ekser ahkâm-ı şer'iyeye, ekser nas, ekser evkatta muhtaçtır Farz-ı ayn gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var Amma mu'cizât ise, herkesin herbir mucizeye ihtiyacı yok Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfi gelir Âdetâ farz-ı kifaye gibi, bir kısım insanlar onları bilse yeter

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #3
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

İşte bunun içindir ki, bazı olur, bir mucizenin vücudu ve tahakkuku, bir hükmün vücudundan on derece daha kati olduğu halde, onun râvisi bir iki olur, hükmün râvisi on yirmi olur
Dördüncü Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın istikbalden haber verdiği bazı hadiseler, cüz'î birer hadise değil, belki tekerrür eden birer hadise-i külliyeyi, cüz'î bir surette haber verir Halbuki o hadisenin müteaddit vecihleri var Her defa bir veçhini beyan eder Sonra râvi-i hadis o vecihleri birleştirir Hilâf-ı vaki gibi görünür
Meselâ, Hazret-i Mehdîye dair muhtelif rivayetler var Tafsilât ve tasvirat başka başkadır Halbuki, Yirmi Dördüncü Sözün bir dalında ispat edildiği gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı mânevî raptetmek için Mehdîyi haber vermiş Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına câmi bir mehdî bulmuş İşte, büyük Mehdîden evvel gelen emsalleri, numuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdînin evsâfına karışmış ve ondan rivayetler ihtilâfa düşmüş
Beşinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, "La Yaglemul Gaybe İllalah" * sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi Belki Cenâb-ı Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi Cenâb-ı Hak hem Hakîmdir, hem Rahîmdir Hikmet ve rahmeti ise, umur-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, müphem kalmasını istiyor Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur; vukuundan evvel onları bilmek elîmdir İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel müphem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi perde-i gaybda kalmış
İşte, hikmet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye böyle iktiza ettiği için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve âl ve ashabına karşı şedit şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevîden sonra âl ve ashabının ve ümmetinin başlarına gelen müthiş hâdisâtı umumiyetle ve tafsilâtıyla göstermemek, Haşiye mukteza-yı hikmet ve rahmettir


* Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez



Haşiye: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma, Aişe-i Sıddıkaya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, vak'a-i Cemel hadisesinde o bulunacağı kati gösterilmediğine delil ise, ezvâc-ı tâhirâta ferman etmiş ki: "Keşke bilseydim, hanginiz o vak'ada bulunacak" Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali'ye (ra) ferman etmiş: Seninle Aişe beyninde bir hadise olsa ["Ona şefkatle muamele et ve onu selâmetle yerine gö-tür" Müsned, 6:393; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:410; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7:234]
************************************

Fakat yine bazı hikmetler için, mühim hâdisâtı-fakat dehşetli bir surette değil-ona talim etmiş, o da ihbar etmiş
Hem güzel hadiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsille bildirmiş, o da haber vermiş Onun haberlerini de, en yüksek bir derece-i takvâda ve adlde ve sıdkta çalışan ve -1- hadisindeki tehditten şiddetle korkan ve -2- âyetindeki şiddetli tehditten şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler
Altıncı Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ahval ve evsâfı, siyer ve tarih suretiyle beyan edilmiş Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar Halbuki, o zât-ı mübarekin şahs-ı mânevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki, siyer ve tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor Çünkü, -3- sırrınca, hergün, hattâ şimdi de bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemâlâtına ilâve oluyor Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidatla mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor
Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın tercümanı ve sevgilisi olan o zât-ı mübarekin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmaz Meselâ, Hazret-i Cebrâil ve Mikâil iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir zât-ı mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, birtek şahit olan Huzeyme'yi şahit göstermekle -4- görünen etvârı içinde sığışmaz
İşte, yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsâf-ı âliye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lâzımdır Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer Şu sırrı izah için şu temsili dinle:
Meselâ bir hurma çekirdeği var O hurma çekirdeği toprak altına konup açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu Hem gittikçe tevessü eder, büyür
Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı O yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı Sonra, tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir
Şimdi, o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var İçinde incecik maddeler var Hem ondan hasıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi, küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nispeten büyük ve âli sıfatları ve keyfiyetleri var


Şimdi, o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla raptedip bahsetmekte lâzım gelir ki, her vakit akl-ı beşer başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat etsin-tâ işittiği evsâfı onun aklı kabul edebilsin Yoksa, "Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım" ve "Şu yumurta, cevv-i âsumanda kuşların sultanıdır" dese, tekzip ve inkâra sapacak
İşte, bunun gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir Hem daima tekemmüldedir Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ eden o zâtı düşündüğü vakit, Refref'e binip, Cebrâil'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyne koşup giden zât-ı nuranîsine hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak
Beşinci Nükteli İşaret
Umur-u gaybiyeye dair hadislerin birkaç misalini zikrederiz
* Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahihle ve mütevatir bir derecede bize vasıl olmuş ki, minber üstünde, cemaat-i Sahabe içinde ferman etmiş ki:


-1-

İşte, kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (ra) ile musalâha edip, cedd-i emcedinin mucize-i gaybiyesini tasdik etmiştir
* İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i Ali'ye (ra) demiş:


-2-

Hem vak'a-i Cemel, hem vak'a-i Sıffin, hem vak'a-i Havâriç hadiselerini haber vermiş
Hem Hazret-i Ali (ra) Hazret-i Zübeyir ile seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek Fakat haksızdır" -3-
Hem ezvâc-ı tâhirâtına demiş: "İçinizden birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek" -1-, -2-
İşte şu sahih, kati hadisler, otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Aişe ve Zübeyir ve Talha'ya karşı vak'a-i Cemel'de; ve Muaviye'ye karşı Sıffin'de; ve Havârice karşı Harûra'da ve Nehruvan'da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir
Hem Hazret-i Ali'ye, "senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" -3- ihbar etmiş Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman ibni Mülcemü'l-Hâricîdir
Hem Hâricîlerin içinde "Züssedye" denilen bir adamı, garip bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş, Hazret-i Ali onu hakkaniyetine hüccet göstermiş, hem mucize-i Nebeviyeyi ilân etmiş -4-
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümmü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihiyle haber vermiş ki, "Hazret-i Hüseyin, Taff, yani Kerbelâ'da katledilecektir" -5- Elli sene sonra, aynı vak'a-i ciğersûz vukua gelip o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: "Benim Âl-i Beytim, benden sonra yani "katle ve belâya ve nefye maruz kalacaklar" -6- Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır
Şu makamda bir mühim sual vardır ki, denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilâfete liyakati olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma karabeti ve harikulâde cesaret ve ilmiyle beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi? Ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?"
Elcevap: Âl-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (ra) hilâfetini arzu etmiş Fakat gaipten ona bildirilmiş ki, murad-ı İlâhî başkadır O da arzusunu bırakıp murad-ı İlâhîye tâbi olmuş" -7- Murad-ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:


Vefat-ı Nebevîden sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler, eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilâfeti zamanında zuhura gelen hâdisâtın şehadetiyle ve Hazret-i Ali'nin mümâşatsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaati itibarıyla, çok zatlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebep olmak kaviyen muhtemeldi
Hem Hazret-i Ali'nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka -1- efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisâtın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi harikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabilsin Evet, dayandı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, "Ben Kur'ân'ın tenzili için harb ettim Sen de tevili için harb edeceksin" -2-
Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi Halbuki, karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyti gördükleri için, onlara karşı muvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için, ister istemez, Emeviye devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvipleriyle, etbâları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i imaniyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar Yüz binlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler Eğer karşılarında Âl-i Beytin gayet kuvvetli velâyet ve diyanet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak muhtemeldi
Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı"
Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya memur idiler Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın Halbuki, Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidîn hükûmeti ve İran'da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ân'a hizmet etmişler
İşte, bak: Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur'âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler
Eğer denilse: "Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve veçh-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler"
Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'ân'ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa'y ettiler Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı
Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'ân'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı Şimdi sadede geliyoruz
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın umur-u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler binlerdir, pek çoktur Biz yalnız cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz
İşte, başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye sahipleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu mânen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kati denilebilir
İşte, nakl-i sahih-i kati ile, Ashabına haber vermiş ki: "Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz Hem feth-i Mekke, hem feth-i Hayber, hem feth-i Şam, hem feth-i Irak, hem feth-i İran, hem feth-i Beytü'l-Makdise muvaffak olacaksınız Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz" -1- Haber vermiş Hem "Tahminim böyle" veya "Zannederim" dememiş Belki, görür gibi kati ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş, Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #4
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Hem, nakl-i sahih-i kati ile, çok defa ferman etmiş:
-1-

deyip, "Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlâhî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak"


Hem ferman etmiş ki:


-2-

deyip, "Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir Hiçbir ümmet o kadar mülk zaptetmemiş" Haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, gazâ-i Bedir'den evvel ferman etmiş:

-3-

deyip, müşrik-i Kureyş'in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: "Ben kendi elimle Übeyy ibni Halef'i öldüreceğim" Haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, bir ay uzak mesafede, Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden Sahabelerini görür gibi ferman etmiş:
-4-

deyip, birer birer hâdisâtı Ashabına haber vermiş İki üç hafta sonra Ya'le ibni Münebbih meydan-ı harpten geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (asm) harbin tafsilâtını beyan etti Ya'le kasem etti: "Dediğin gibi, aynen öyle oldu"


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş:


-1-

-2-

deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş:


-3-

deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak, Kur'ân okurken katledileceğini haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, hacamat edip, mübarek kanını Abdullah ibni Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:


-4-

deyip, harika bir şecaatle ümmetin başına geçeceğini ve müthiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hadiselere giriftar olacaklarını haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış Abdullah ibni Zübeyr, Emevîler zamanında, hilâfeti Mekke'de ilân ederek kahramanâne çok müsademe etmiş Nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir orduyla üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş



Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Emeviye devletinin zuhurunu ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini, -1- fermanıyla rıfk ve adaleti tavsiye etmiş Ve Emeviyeden sonra


-2-

deyip, devlet-i Abbasiyenin zuhurunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş:
-3- deyip, Cengiz ve Hülâgû'nun dehşetli fitnelerini ve Arap devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Sa'd ibni Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş:


-4-

deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harap olacağını haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti, devlet-i İraniyeyi zir ü zeber etti, çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete girmelerine sebep oldu


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, imana gelen Habeş Meliki olan Necâşî hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün Ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış Bir hafta sonra cevap geldi ki, aynı günde vefat etmiş
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Ciharyâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hira Dağının başında iken dağ titredi, zelzelelendi Dağa ferman etti ki:
-5- deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş Haber verdiği gibi çıkmış


Şimdi, ey bedbaht, kalbsiz, biçare adam! "Muhammed-i Arabî akıllı bir adamdı" diye o şems-i hakikate karşı gözünü yuman biçare insan! On beş envâ-ı külliye-i mu'cizâtından birtek nevi olan umur-u gaybiyeden, on beş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin Mânevî tevatür derecesinde kati bir kısmını duydun Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta "dâhi-i âzam" denilir ki, ferasetiyle istikbali keşfediyor Binaenaleyh, senin gibi haydi dehâ desek, yüz dâhi-i âzam derecesinde bir dehâ-yı kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ-yı âzam sahibinin saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin alâmetidir
Altıncı Nükteli İşaret
Nakl-i sahih-i kati ile, Hazret-i Fatıma'ya (ra) ferman etmiş ki:


-1-

deyip, "Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin" diye söylemiş Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş


Hem Ebû Zer'e ferman etmiş:


-2-

deyip, Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış


Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:


-3-

Ümm-ü Haram niyaz etmiş:
"Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım" Ferman etmiş: "Beraber olacaksın" Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:


-1-

Yani, "Sakif kabilesinden biri dâvâ-yı nübüvvet edecek ve biri hunhar zalim zuhur edecek" deyip, nübüvvet dâvâ eden meşhur Muhtar'ı ve yüz bin adam öldüren Haccac-ı Zalimi haber vermiş


Hem, nakl-i sahih-i kati ile,


-2-

deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş Haber verdiği gibi zuhur etmiş


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:


-3-

deyip, başta Ebu Hanife olarak, İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor


Hem ferman etmiş ki:
-4-

deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:


-5-

deyip, ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor

Hem ferman etmiş ki:


-6-

deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş

 

www.Frmyorum.com

Konu AyaStafaNoS tarafından (28-07-2008 Saat 20:15 ) değiştirilmiştir..
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #5
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Hem, nakl-i sahih-i kati ile, İmam-ı Ali'ye (ra) demiş: "Sende, Hazret-i İsâ (as) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adâvetle Hazret-i İsâ'ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle (hâşâ) 'ibnullah' dediler Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir" -1- demiş "Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler Onlar da Havâriçtir ve Emevîlerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara 'Nâsibe' denilir"
Eğer denilse: "Âl-i Beyte muhabbeti Kur'ân emrediyor Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir Niçin Şîalar, hususan Râfızîler o muhabbetten istifade etmiyorlar, belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbete mahkûmdurlar?"
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır
Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir Şu muhabbet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine vesile olur Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez
İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir Yani bizzat onları sever Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da, yine onları sever Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetine sebebiyet vermez Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder
İşte, işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden, hasârete düşmüşler Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:


-2-

deyip, "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar" haber vermiş Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih-i kati ile, ferman etmiş ki:


-1-

deyip, "Hayber Kalesinin fethi Ali'nin eliyle olacak" Me'mulün pek fevkinde, ikinci gün bir mucize-i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış Bir rivayette, kırk adam kaldıramamış


Hem ferman etmiş ki:


-2-

diye, Sıffin'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş


Hem ferman etmiş ki:


-3-

diye, "Bâği bir taife Ammâr'ı katledecek" Sonra, Sıffin harbinde katledildi Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâği olduklarına hüccet gösterdi Fakat Muaviye tevil etti Amr ibnü'l-Âs dedi ki: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz"


Hem ferman etmiş ki:


-4-

diye, "Hazret-i Ömer sağ kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez" Haber vermiş; öyle de olmuş
Hem Süheyl ibni Amr daha imana gelmeden esir olmuş Hazret-i Ömer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma demiş ki: "İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim Çünkü o fesahatiyle küffâr-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:


-5-

diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabır-sûz hadisede, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevverede kemâl-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş; aynen onun gibi, şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerremede, aynı Ebu Bekri's-Sıddık gibi Sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatiyle Ebu Bekri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer


Hem Sürâka'ya ferman etmiş ki:
-1-

diye, "Kisrânın iki bileziğini giyeceksin" Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi; ziynetleri ve şahane bilezikleri geldi, Hazret-i Ömer Sürâka'ya giydirdi Dedi:


-2-

ihbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi


Hem ferman etmiş ki:
-3-

diye, "Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha kisrâ çıkmayacak" Haber vermiş; hem öyle olmuş


Hem Kisrâ elçisine demiş: "Şimdi Kisrânın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâyı öldürdü"O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş O da İslâm olmuş Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz'dur
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Hâtıb ibni Ebî Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş, "Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektup var; alınız, getiriniz" Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler Hâtıb'ı celb etti "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, Utbe ibni Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki: -4- diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş
Hem, nakl-i sahih ile, feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî Kâbe damına çıkıp ezan okumuş Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan, Attab ibni Esid ve Hâris ibni Hişam oturup konuştular
Attab dedi: "Pederim Esid bahtiyardı ki bugünü görmedi"
Hâris dedi ki: "Muhammed bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşîyi tezyif etti
Ebu Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim Kimse olmasa da, şu Batha'nın taşları ona haber verecek, o bilecek" Hakikaten, bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi O vakit Attab ile Hâris şehadet getirdiler, Müslüman oldular
İşte, ey biçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, birtek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler Ne kadar kalbin bozulmuş ki, mânevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu'cizâtı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor Her ne ise, sadede dönüyoruz
Hem, nakl-i sahih ile, gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş O da demiş: "Param yok" Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
"Zevcen Ümmü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın" Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi" O vakit kemâl-i imanı kazanıp İslâm olmuş
Hem, nakl-i sahih-i kati ile, muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve Sahabelere ferman etmiş: "Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz" Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu
Hem, nakl-i sahih ile, Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zatlar bulunduğu bir heyette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:


*

diye, birinin irtidadıyla müthiş âkıbetini haber vermiş Ebu Hüreyre dedi: "O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık Ben korktum Sonra öteki adam Yemâme Harbinde Müseylime tarafında bulunup mürted olarak katledildi" İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı
Hem, nakl-i sahih ile, Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamberin (asm) katline karar verip, Umeyr ise Peygamberin (asm) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı dedi: "Safvan ile maceranız budur" elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, Müslüman oldu
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı gaybiye vuku bulmuş Meşhur kütüb-ü sitte-i sahiha-i hadisiyede zikredilmiştir ve senetleriyle beyan edilmiştir Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü mânevî hükmünde katidir, yakinîdirler Başta Buharî ve Müslim-ki, Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş-ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü'-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda ananesiyle beyan edilmiştir
Şimdi, ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (asm) akıllı bir adamdı" deyip geçme Çünkü şu umur-u gaybiyeye dair ihbârât-ı sadıka-i Ahmediye (asm) iki şıktan hâli değil: Ya diyeceksin ki, o zât-ı kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır Bu hal ise beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı âlem tarafından verilmiş bir harika, bir mevhibe olur Bu ise, tek başıyla bir mucize-i âzamdır Veyahut inanacaksın ki, o zât-ı mübarek, öyle bir Zâtın memuru ve şakirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır Ve bütün envâ-ı kâinat ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir Defter-i kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir Demek, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir
Hem, nakl-i sahih ile, Hazret-i Hâlid'i, harp için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki: * diye, bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş
Hem, nakl-i sahih ile, Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbenin sakfına astıkları sayfa hakkında ferman etmiş ki: "Kurtlar yazılarınızı yemiş; yalnız sayfadaki esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler" Haber vermiş Sonra sayfaya bakmışlar; aynen öyle olmuş
Hem, nakl-i sahih ile, "Beytü'l-Makdisin fethinde büyük bir tâun çıkacak" ferman etmişti Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bir vefiyat oldu
Hem, nakl-i sahih ile, o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletlerle Araplar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Araplara Araplar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş Demiş ki:


-2-

Hem ferman etmiş ki:
-3-

diye, Emeviyenin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş


Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde irtidat vuku bulacağını haber vermiş
Hem gazve-i meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki:


-5-

diye, "Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim" Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış


Hem, nakl-i sahih ile, vefatından bir iki ay evvel ferman etmiş ki:


-6-

diye vefatını haber vermiş


Hem Zeyd ibni Sûvahan hakkında ferman etmiş ki:


-7-

Zeyd'den evvel bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #6
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

İşte, bütün bahsettiğimiz umur-u gaybiye, on kısım envâ-ı mu'cizâtından birtek nevidir O nevin on kısmından bir kısmını söylemedik Şimdi, bu kısımla beraber, i'câz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Sözde, gayet geniş ihbar-ı gayb nevinin, dört nevini icmâlen beyan etmişiz İşte buradaki nevi ile beraber, Kur'ân'ın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nevi beraber düşün Gör ki, ne kadar kati, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir ki, bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette İmân edecek ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâlin resulüdür ve Ondan haber alıyor
Yedinci Nükteli İşaret
Mu'cizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kati ve mânen mütevatir misaline işaret edeceğiz Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasiptir
Mukaddime:
Şu gelecek bereketli mu'cizât misalleri, herbiri müteaddit tarikle, hattâ bazıları on altı tarikle sahih bir surette nakledilmiş Ekserisi bir cemaat-i kesire huzurunda vuku bulmuş; o cemaat içinde muteber ve sadık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler Meselâ, "Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar" naklediyor O yetmiş adam onun sözünü işitiyor, tekzip etmiyor Demek sükûtla tasdik ediyorlar Halbuki, o asr-ı sıdk ve hakikatte ve o hakperest ve ciddî ve doğru adam olan Sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzip ederler Halbuki, bahsedeceğimiz vakıaları çoklar rivayet etmiş ve ötekiler de sükûtla tasdik etmişler Demek, herbir hadise mânen mütevatir gibi katidir
Hem Sahabeler, Kur'ân'ın ve âyetlerin hıfzından sonra, en ziyade Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ef'al ve akvâlinin muhafazasına, bahusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehadet ediyor Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal etmemişler Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdisiye şehadet ediyor
Hem Asr-ı Saadette, mu'cizâtı ve medar-ı ahkâm ehâdisi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar Hususan Abâdile-i Seb'a kitabetle kaydettiler Hususan, Tercümanü'l-Kur'ân olan Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Amr ibni'l-Âs, bahusus otuz kırk sene sonra Tâbiînin binler muhakkikleri, ehâdisi ve mu'cizâtı yazıyla kaydettiler
Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler, yazıyla muhafaza ettiler
Daha Hicretten iki yüz sene sonra, başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar İbni Cevzî gibi şiddetli binler münekkitler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfzsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehâdisi tefrik ettiler, gösterdiler
Sonra, ehl-i keşfin tasdikiyle, yetmiş defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehâdis-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler İşte, bahsedeceğimiz hadiseler, mucizeler, böyle elden ele-kuvvetli, emin, müteaddit ve çok, belki hadsiz ellerden-sağlam olarak bize gelmiş "Elhamdü lillâhi hâzâ min fadli Rabbî"
İşte buna binaen, "Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen, şu zamandan tâ o zamana kadar bu hadiseleri, nasıl bileceğiz ki karışmamış ve sâfidir?" hatıra gelmemelidir
Berekete Dair Mu'cizât-ı Katiyenin Birinci Misali: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i sahiha müttefikan haber veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Hazret-i Zeynep ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes'in validesi Ümmü Süleym, bir iki avuç hurmayı yağla kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes'le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma gönderdi Enes'e ferman etti ki: "Filân, filânı çağır Hem, kime tesadüf etsen davet et" Enes de kime rast geldiyse çağırdı Üç yüz kadar Sahabe gelip suffe ve hücre-i saadeti doldurdular
Ferman etti: Yani, "Onar onar halka olunuz" Sonra, mübarek elini o az taam üzerine koydu, dua etti, "Buyurun" dedi Bütün o üç yüz adam yediler, tok olup kalktılar Enes'e ferman etmiş: "Kaldır" Enes demiş ki: "Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, fark edemedim"
İkinci Misal: Mihmandâr-ı Nebevî Ebu Eyyubi'l-Ensârî hanesine teşrif-i Nebevî hengâmında Ebu Eyyüb der ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekr-i Sıddık'a kâfi gelecek iki kişilik yemek yaptım Ona ferman etti: -3- Otuz adam geldiler, yediler Sonra ferman etti: -4- Altmış daha davet ettim Geldiler, yediler Sonra ferman etti: -5- Yetmiş daha davet ettim Geldiler, yediler Kaplarda yemek daha kaldı Bütün gelenler o mucize karşısında İslâmiyete girip biat ettiler O iki kişilik taamdan yüz seksen adam yediler
Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer ibnü'l-Hattab ve Ebu Hüreyre ve Selemetübnü'l-Ekvâ ve Ebu Amratü'l-Ensarî gibi, müteaddit tariklerle diyorlar ki:
Bir gazvede ordu aç kaldı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma müracaat ettiler Ferman etti ki: "Heybelerinizde kalan bakıye-i erzakı toplayınız" Herkes azar birer parça hurma getirdi En çok getiren, dört avuç getirebildi Bir kilime koydular
Seleme der ki: "Mecmuunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı" Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip ferman etti: "Herkes kabını getirsin" Koşuştular, geldiler O ordu içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular Hem fazla kaldı
Sahabeden bir râvi demiş: "O bereketin gidişatından anladım: Eğer ehl-i arz gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti"
Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
Abdurrahman ibn-i Ebî Bekr-i Sıddık der: Biz yüz otuz Sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik Dört avuç miktarı olan bir sâ' ekmek için hamur yapıldı Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı Kasem ederim, o kebaptan, yüz otuz Sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm pişmiş eti iki kâseye koydu Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldı Ben fazlasını deveye yükledim
Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha katiyetle beyan ediyorlar ki:
Gazve-i Garra-i Ahzabda, meşhur Yevmü'l-Hendek'te, Hazret-i Câbiru'l-Ensârî kasemle ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı
Hazret-i Câbir der ki: O gün yemek, hanemde pişirildi Bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup bereketle dua etmişti
İşte, şu mucize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor Demek şu hadise, bin adam rivayet etmiş gibi kati denilebilir
Altıncı Misal: Nakl-i sahih-i kati ile, hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes'in amcası meşhur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş seksen adamı, Enes'in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi "O az ekmekleri parça parça ediniz" emretti ve bereketle dua etti Menzil dar olduğundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler
Yedinci Misal: Nakl-i sahih-i kati ile, Şifâ-i Şerif ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha beyan ederler ki:
Hazret-i Câbiru'l-Ensârî diyor: Bir zat, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan iyâli için taam istedi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yarım yük arpa verdi Çok zaman o adam iyâliyle ve misafirleriyle o arpadan yediler Bakıyorlar, bitmiyor Noksaniyetini anlamak için ölçtüler Sonra bereket dahi kalktı; noksan olmaya başladı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma geldi, vak'ayı beyan etti Ona cevaben ferman etti: Yani, "Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi" -1-
Sekizinci Misal: Tirmizî ve Neseî ve Beyhakî ve Şifâ-i Şerif gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
Hazret-i Semeretübnü Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma bir kâse et geldi Sabahtan akşama kadar fevc fevc adamlar geldiler, yediler -2-
İşte, mukaddimede beyan ettiğimiz sırra binaen, şu vakıa-i bereket yalnız Semure'nin rivayeti değil; belki Semure, o yemeği yiyen cemaatlerin mümessili gibi, onların namına ve tasdiklerine binaen ilân ediyor
Dokuzuncu Misal: Şifâ-i Şerif sahibi ve meşhur İbni Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsuk ve sahih muhakkikler rivayetiyle, Hazret-i Ebu Hüreyre der:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: "Mescid-i şerifin suffesini mesken ittihaz eden yüzden ziyade fukara-yı muhacirîni davet et" Ben dahi onları aradım, topladım Umumumuza bir tabla taam konuldu Biz istediğimiz kadar yedik, kalktık O kâse konulduğu vakit nasıl idi; yine öyle dolu kaldı Yalnız parmakların izi taamda görünüyordu -3-
İşte, Hazret-i Ebu Hüreyre, umum kâmilîn-i ehl-i suffe tasdikine istinaden, onlar namına haber verir Demek, mânen umum ehl-i suffe rivayet etmiş gibi katidir Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak ve doğru olmasa, o sadık ve kâmil zatlar sükût edip tekzip etmesinler?
Onuncu Misal: Nakl-i sahih-i kati ile, Hazret-i İmam-ı Ali der:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî Abdülmuttalib'i cem etti Onlar kırk adam idiler Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi Halbuki, umum onlara bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular, yemek eskisi gibi kaldı Sonra, üç dört adama ancak kâfi gelir ağaçtan bir kap içinde süt getirdi Umumen içtiler, doydular; içilmemiş gibi bâki kaldı -4- İşte, Hazret-i Ali'nin şecaati ve sadakati katiyetinde bir mucize-i bereket!
On Birinci Misal: Nakl-i sahih ile, Hazret-i Ali ve Fatımatü'z-Zehrâ velîmesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-ı Habeşîye emretti: "Dört beş avuç un, ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin"
Hazret-i Bilâl der: Ben taamı getirdim Mübarek elini üstüne vurdu Sonra taife taife Sahabeler geldiler, yediler, gittiler O yemekten bâki kalan miktara yine bereketle dua etti Bütün ezvâc-ı tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi Emretti ki: "Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler" -1-
Evet, böyle mübarek bir izdivaçta, elbette böyle bir bereket lâzımdır ve vukuu katidir
On İkinci Misal: Hazret-i İmam-ı Cafer-i Sadık, pederleri İmam-ı Muhammedü'l-Bâkır'dan, o da pederi İmam-ı Zeynelâbidîn'den, o dahi İmam-ı Ali'den nakleder ki:
Fatımatü'z-Zehrâ, yalnız ikisine kâfi gelecek bir yemek pişirdi Sonra Ali'yi gönderdi, tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler Teşrif etti ve emretti ki, o yemekten herbir ezvâcına birer kâse gönderildi Sonra kendine, hem Ali'ye, hem Fatıma ve evlâtlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fatıma der: "Tenceremizi kaldırdık; daha dolu olup taşıyordu Meşiet-i İlâhiye ile, hayli zaman o yemekten yedik" -2-
Acaba niçin bu nuranî, yüksek silsile-i rivayetten gelen şu mucize-i berekete, gözünle görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna karşı şeytan dahi bahane bulamaz
On Üçüncü Misal: Ebu Davud ve Ahmed ibni Hanbel ve İmam-ı Beyhakî gibi sadûk imamlar, Dükeynü'l-Ahmes ibni Saidi'l-Müzeyn'den, hem altı kardeşle beraber sohbete müşerref ve Sahabelerden olan Numan ibni Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzeyn'den, hem Cerir'den naklederek, müteaddit tariklerle Hazreti Ömer ibnü'l-Hattab'dan naklediyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Ömer'e emretti: "Ahmesî kabilesinden gelen dört yüz atlıya yolculuk için zâd ü zahîre ver" Hazret-i Ömer dedi: "Ya Resulallah, mevcut zahîre birkaç sâ'dır Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır" Ferman etti: "Git, ver" O da gitti, yarım yük hurmadan, dört yüz süvariye kifayet derecesinde zâd ü zahîre verdi Ve dedi: Hiç noksan olmamış gibi eski halinde kaldı -3-
İşte şu mucize-i bereket, dört yüz adamla ve bahusus Hazret-i Ömer ile münasebettar bir surette vukua gelmiştir Rivayetlerin arkasında bunlar var Bunların sükûtu, tasdiktir; iki üç haber-i vahid deyip geçme Böyle hadiseler haber-i vahid dahi olsa, tevatür-ü mânevî hükmünde kanaat verir


On Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Câbir'in pederi vefat eder Borcu çok, ziyade medyun; borç sahipleri de Yahudiler Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabul etmediler Halbuki, bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfi gelmeyecek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz" Öyle yaptılar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm harman içinde gezdi, dua etti Sonra Câbir, harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra, yine, bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı Bir rivayette, bütün guremâya verdiği kadar kaldı O hadiseden, borç sahipleri olan Yahudiler çok taaccüp edip hayrette kaldılar -1-
İşte şu mucize-i bâhire-i bereket, yalnız Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil Belki mânevî tevatür hükmünde, o hadise ile münasebettar, hadd-i tevatür derecesinde çok adamları temsil ederek rivayet etmişler
On Beşinci Misal: Başta Tirmizî ve İmam-ı Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu Hüreyre'den nakl-i sahihle beraber haber veriyorlar ki:
Ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede (başka bir rivayette, gazve-i Tebük'te), ordu aç kaldı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Birşey var mı?" diye emretti Ben dedim: "Heybede bir parça hurma var" (Bir rivayette, on beş tane imiş) Dedi: "Getir" Getirdim Mübarek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı, bereketle dua buyurdular Sonra onar onar askeri çağırdı, umumen yediler Sonra ferman etti: -2- Ben aldım, elimi o heybeye soktum Evvel getirdiğim kadar elime geçti Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebu Bekir ve Ömer ve Osman hayatında o hurmalardan yedim (Başka bir tarikte rivayet edilmiş ki: O hurmalardan kaç yük, fî sebilillâh sarf ettim Sonra Hazret-i Osman'ın katlinde o hurma, kabıyla nehb ve garat edildi, gitti) -3 -
İşte, hoca-i kâinat olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâmın kudsî medresesi ve tekkesi olan suffenin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hafızanın ziyadesi için dua-yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebu Hüreyre, gazve-i Tebük gibi bir mecma-ı nâsta vukuunu haber verdiği şu mucize-i bereket, mânen bir ordu sözü kadar kati ve kuvvetli olmak gerektir
On Altıncı Misal: Başta Buharî, kütüb-ü sahiha nakl-ı kati ile beyan ediyorlar ki:
Hazret-i Ebu Hüreyre aç olmuş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın arkasından gidip menzil-i saadete gitmişler Bakarlar ki, bir kadeh süt oraya hediye getirilmiş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki:
"Ehl-i Suffeyi çağır" Ben kalbimden dedim ki: "Bu sütün bütününü ben içebilirim; ben daha ziyade muhtacım" Fakat emr-i Nebevî için onları topladım, getirdim Yüzü mütecaviz idiler Ferman etti: "Onlara içir" Ben de o kadehteki sütü birer birer verdim Herbirisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm Böyle birer birer içirerek bütün Ehl-i Suffe o sâfi sütten içtiler Sonra ferman etti ki:
-1- Ben içtim İçtikçe, "İç" ferman eder Tâ, ben dedim: "Seni hak ile irsal eden Zât-ı Zülcelâle kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim" Sonra kendisi aldı, Bismillâh deyip hamd ederek bakıyesini içti Yüz bin âfiyet olsun! -2-
İşte şu sâfi, hâlis süt gibi lâtîf, şüphesiz mucize-i bâhire-i bereket, beş yüz bin hadisi hıfzına alan Hazret-i Buharî başta olarak, Kütüb-ü Sitte-i sahiha ile nakilleri, gözle görmek kadar kati olmakla beraber, medrese-i kudsiye-i Ahmediye (asm) olan suffenin namdar, sadık, hafız bir şakirdi olan Ebu Hüreyre'nin, umum Ehl-i Suffeyi mânen işhad ederek, âdetâ umumunu temsil edip şu ihbarı tevatür derecesinde kati telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok Acaba, Hazret-i Ebu Hüreyre gibi sadık ve bütün hayatını hadise ve dine vakfeden,


-3-

hadisini işiten ve nakleden, hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehâdis-i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şüpheye düşürüp Ehl-i Suffenin tekzibine hedef edecek muhalif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin? Hâşâ!


Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan et!
Bir Nükte-i Mühimme: Malûmdur ki, zayıf şeyler içtimâ ettikçe kuvvetleşir İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz İşte, on beş envâ-ı mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve o kısmın on beş kısmından ancak bir kısmını, on beş misalle gösterdik Herbir misal, tek başıyla nübüvveti ispat eder bir derecede kuvvetliydi Farz-ı muhal olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da yine kuvvetsiz diyemeyiz Çünkü, kavî ile ittifak eden kavîleşir
Hem şu on beş misalin içtimaı, kati, şüphesiz bir tevatür-ü mânevî ile, kuvvetli bir mucize-i kübrâyı gösterir Şimdi, şu mecmudaki mucize-i kübrâ, bereket mucizelerinden zikredilmemiş olan on dört kısm-ı âhare mezc edilse, kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mucize-i ekber, içinde görünür


Sonra, şu mucize-i ekberi, sair on dört nevi mu'cizâtın mecmuuna ilâve et, gör ki, ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kati bir bürhan-ı nübüvvet-i Ahmediyeyi (asm) gösterir İşte, nübüvvet-i Ahmediyenin (asm) direği, şu mecmudan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir Şimdi, cüz'iyatta ve misallerde, sû-i fehimden gelen şüphelerle, o metin sakf-ı muallâyı sebatsız ve kabil-i sukut görmek ne derece akılsızlık olduğunu anladın
Evet, berekete dair o mucizeler gösteriyorlar ki, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, umuma rızık veren ve rızıkları halk eden bir Zât-ı Rahîm ve Kerîmin sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki, rızkın envâında, hilâf-ı âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybdan ziyafetler gönderiyor
Malûmdur ki, Ceziretü'l-Arab, suyu ve ziraati az bir yerdir Onun için, ahalisi, hususan bidayet-i İslâmdaki Sahabeler, dıyk-ı maişete maruzdular Hem susuzluğa çok defa giriftar oluyorlardı İşte, bu hikmete binaen, mu'cizât-ı bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın mühimleri, taam ve su hususunda tezahür etmiş Bu harikalar, dâvâ-yı nübüvvete delil ve mucize olmaktan ziyade, ihtiyaca binaen, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma bir ikram-ı İlâhî, bir ihsan-ı Rabbânî, bir ziyafet-i Rahmâniye hükmündedir Çünkü, o mu'cizâtı görenler, nübüvveti tasdik etmişler Fakat mucize zuhur ettikçe İmân ziyadeleşir, nurun alâ nur olur
Sekizinci İşaret
Su hususunda tezahür eden bir kısım mu'cizâtı beyan eder
Mukaddime:
Malûmdur ki, cemaatler içinde vuku bulan hadiseler, âhâdî bir surette nakledilse, tekzip edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir Çünkü, insanın fıtratında, yalana yalandır demeye cibillî bir meyil vardır Hususan, her kavimden ziyade yalana karşı sükût etmez Sahabeler olsa; hususan hadiseler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma taallûk etse; ve bilhassa, nakleden, meşâhir-i Sahabeden olsa, elbette o haber-i vahid sahibi, o hadiseyi gören cemaati temsil eder hükmünde rivayet eder
Halbuki, şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât-ı mâiyeyi, herbir misali çok tariklerle, çok Sahabelerin ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri el atıp almışlar, sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler Onlar da, kemâl-i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin ellerine vermişler Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş Hem Asr-ı Saadette yazılan kütüb-ü ehâdisiye sağlam olarak devredilip, tâ Buharî ve Müslim gibi ilm-i hadisin dâhi imamlarının ellerine geçmiş Onlar da, kemâl-i tahkikle merâtibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem ederek bir ders vermişler, takdim etmişler
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir Şu mucize gayet katidir Hem üç defa, üç mecma-ı azîmde tekerrür etmiş Başta Buharî, Müslim, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şuayb, İmam-ı Katâde gibi pek çok ehl-i sahih bir cemaat, Sahabelerden, başta hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i İbni Mes'ud gibi meşâhir-i Sahabenin bir cemaatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi, nakl-i sahih-i kati ile beyan edilmiştir Bu nevi mucize-i mâiyeden, pek çok misallerinden dokuz misali beyan edeceğiz
Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Enes'ten nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik İkindi namazı için abdest almayı emretti Su bulunmadı Yalnız bir parça su emretti; getirdik Mübarek ellerini içine batırdı Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor Sonra, bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler -1-
İşte, şu misali, Hazret-i Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu habere mânen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde tekzip etmesinler?
İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Câbir ibni Abdullahi'l-Ensârî beyan ediyor: Biz, bin beş yüz kişi, gazve-i Hudeybiye'de susadık Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor Bin beş yüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular
Sâlim ibni Ebi'l-Ca'd, Câbir'den sormuş: "Kaç kişiydiniz?" Câbir demiş ki: "Yüz bin kişi de olsaydı, yine kâfi gelirdi Fakat biz, on beş yüz (yani bin beş yüz) idik" -2-
İşte, şu mucize-i bâhirenin râvileri, mânen bin beş yüz kadardırlar Çünkü, fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır Sahabeler ise, sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde, hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın" -3- meâlindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir Madem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, mânen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #7
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Üçüncü Misal: Gazve-i Buvat'ta, yine Buharî, Müslim başta, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
Hazret-i Câbir dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Abdest almak için nida et" dediler "Su yok" denildi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Bir parça su bulunuz" Gayet az su getirdik Sonra, o az su üstüne elini kapadı, birşeyler okudu, bilmedim ne idi Sonra ferman etti: Yani, "Kafilenin büyük teştini (tekne) getir" Bana getirildi; ben de Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın önüne koydum O da elini içine koydu, parmaklarını açtı Ben de o az suyu, mübarek eli üzerine döküyordum Gördüm ki, mübarek parmaklarından kesretle su aktı, sonra teşt doldu Suya muhtaç olanları çağırdım Bütün geldiler, o sudan abdest alıp içtiler Ben dedim: "Daha kimse kalmadı" Elini kaldırdı; o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı -1-
İşte, şu mucize-i bâhire-i Ahmediye (asm) mânen mütevatirdir Çünkü, Hazret-i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır; o, umumun namına ilân ediyor Çünkü o vakit hizmet eden o zat idi; ilân, başta onun hakkıdır İbni Mes'ud da aynen rivayetinde diyor ki: "Ben gördüm ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın parmaklarından çeşme gibi su akıyor" Acaba, meşâhir-i sıddıkîn-i Sahabeden olan Enes, Câbir, İbni Mes'ud gibi bir cemaat dese, "Ben gördüm"; görmemesi mümkün müdür?
Şimdi şu üç misali birleştir, ne kadar kuvvetli bir mucize-i bâhire olduğunu gör Ve üç tarik birleşse, hakikî tevatür hükmünde parmaklarından su akmasını kati ispat eder Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın taştan on iki yerde çeşme gibi su akıtması, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz Çünkü, taştan su akması mümkündür; âdiyat içinde nazîri bulunur Fakat et ve kemikten âb-ı kevser gibi suyun kesretle akmasının nazîri, âdiyat içinde yoktur
Dördüncü Misal: Başta İmam-ı Mâlik, Muvatta' kitab-ı muteberinde, Muâz ibni Cebel gibi meşâhir-i Sahabeden haber veriyor ki:
Hazret-i Muâz ibni Cebel dedi ki: Gazve-i Tebük'te bir çeşmeye rast geldik; sicim kalınlığında, güçle akıyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Bir parça o suyu toplayınız" Avuçlarında bir parça topladılar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı Suyu çeşmeye koyduk Birden çeşmenin menfezi açılıp kesretle aktı, bütün orduya kâfi geldi


Hattâ bir râvi olan İmam İbni İshak der ki: Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu gürültü yaparak öyle aktı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Muâz'a ferman etti ki:




Yani, "Bu eser-i mucize olan mübarek su devam edip buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin" -1- Ve öyle olmuştur
Beşinci Misal: Başta Buharî, Hazret-i Berâ'dan ve Müslim, Hazret-i Selemet ibni Ekvâ'dan ve sair kütüb-ü sahiha başka râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki:
Gazve-i Hudeybiye'de bir kuyuya rast geldik Bin dört yüz kişiydik O kuyunun suyu elli kişiyi ancak idare ederdi Biz suyu çektik, içinde birşey bırakmadık Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu Bir kova su istedi; getirdik Kovanın içine mübarek ağzının suyunu bıraktı ve dua etti, sonra o kovayı kuyuya döktü Birden kuyu coştu ve kaynadı, ağzına kadar doldu Bütün ordu, kendileri ve hayvânâtı doyuncaya kadar içtiler, kaplarını da doldurdular -2-
Altıncı Misal: Yine Müslim ve İbni Cerîr-i Taberî gibi, hadisin dâhi imamları başta olarak, kütüb-ü sahiha, nakl-i sahihle, meşhur Ebu Katâde'den haber veriyorlar ki:
Ebu Katâde diyor: Mûte gazve-i meşhuresinde, reislerin şehadeti üzerine, imdada gidiyorduk Bende bir kırba vardı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana ferman etti:


Yani, "Kırbanı sakla; onun büyük işi var" Sonra susuzluk başladı Yetmiş iki kişi idik (Taberî'nin nakline göre, üç yüz idik) Susuz kaldık Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Kırbanı getir" Ben getirdim O da aldı, ağzını ağzına getirdi İçine nefes etti, etmedi, bilmem Sonra yetmiş iki kişi geldiler, içtiler, kaplarını doldurdular Sonra ben aldım; verdiğim gibi kalmıştı -3-


İşte, şu mucize-i bâhire-i Ahmediyeyi (asm) gör,


-4-

Yedinci Misal: Başta Buharî ve Müslim olarak, kütüb-ü sahiha, Hazret-i İmran ibni Husayn'dan haber veriyorlar ki:
İmran der: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık Bana ve Ali'ye ferman etti ki: "Filân mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş, gidiyor Alıp buraya getiriniz" Ben ve Ali beraber gittik; aynı yerde kadını su yüküyle bulduk, getirdik Sonra emretti: "Bir kaba, bir parça su boşaltınız" Boşalttık Bereketle dua etti Sonra, yine suyu o hayvandaki kırbaya koyduk Ferman etti ki: "Herkes gelsin, kabını doldursun" Bütün kafile geldi, kaplarını doldurdular, içtiler Sonra ferman etti: "Kadına birşeyler toplayınız" Kadının eteğini doldurdular
İmran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyadeleşiyor Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o kadına ferman etti ki:




Yani, "Senin suyundan almadık Belki Cenâb-ı Hak bize hazinesinden su içirdi" -1-


Sekizinci Misal: Başta meşhur İbni Huzeyme, Sahih'inde, râviler Hazret-i Ömer'den naklediyorlar ki:
Gazve-i Tebük'te susuz kaldık Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi Ebu Bekri's-Sıddık, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma dua etmek için rica etti Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı, yağmur öyle geldi ki, kaplarımızı doldurduk Sonra su çekildi Ordumuza mahsus olarak, hududumuzu tecavüz etmedi -2-


Demek, tesadüf içine karışmamış, sırf bir mucize-i Ahmediyedir (asm)
Dokuzuncu Misal: Meşhur Abdullah ibni Amr ibni'l-Âs'ın hafidi ve dört imamın ona itimad edip ve ondan tahric-i hadis ettikleri Amr ibni Şuayb'dan, nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
Demiş: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Talip ile deveye binip, Arafe civarında Zilhicaz nam-mevkie geldikleri vakit, Ebu Talip demiş: "Ben susadım" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış, Ebu Talip içmiştir -3-
Muhakkikînden birisi demiş ki: Şu hadise nübüvvetten evvel olduğundan, irhasat kabilinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hadiseye binaen bir keramet-i Ahmediye (asm) sayılabilir
İşte, şu dokuz misaller gibi, doksan misal olmasa da, belki doksan surette rivayetler, mu'cizât-ı mâiyeyi haber vermişler Baştaki yedi misal, mânevî tevatür gibi kati ve kuvvetlidirler Âhirdeki iki misal, çendan o derece tarikleri kuvvetli ve müteaddit değil, râvileri çok değiller Fakat sekizinci misalde Hazret-i Ömer'den rivayet olunan mucize-i sahâbiyeyi teyid ve takviye eden ikinci bir mucize-i sahâbiye, başta İmam-ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki:
Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan yağmur duasını niyaz etti Çünkü ordu suya muhtaçtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı Birden bulut toplandı, yağmur geldi, ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti Âdetâ, yalnız orduya su vermek için memurdu; geldi, ihtiyaca göre verdi, gitti
Şu hadise, nasıl ki sekizinci misali teyid ve kati ispat eder Öyle de, şu hadisede, meşhur allâmelerden ve tashihte çok müşkülpesent, hattâ çok sahihlere mevzu deyip kabul etmeyen İbni Cevzî gibi bir muhakkik der ki: "Şu hadise gazve-i meşhure-i Bedir'de vuku bulmuş


-1-


âyet-i kerimesi o hadiseyi beyan edip ifade eder"


Madem âyet o hadiseyi gösterir; katiyetinde şüphe kalmaz Hem dua-i Nebevî ile, birden ve süratle, daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir mucize-i mütevatiredir Bazı defa camide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevatürle nakledilmiş -2-
Dokuzuncu İşaret
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın envâ-ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki, şu mucize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, mânen mütevatirdir Müteaddit suretleri var ve çok tariklerle gelmiştir
Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın emri için, ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan mütevatir denilebilir Çünkü, meşâhir-i sıddıkîn-i Sahabeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbni Abbas, Hazret-i İbni Mes'ud, Hazret-i İbni Ömer, Hazret-i Ya'le ibni Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes ibni Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsâme bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan ibni Seleme gibi Sahabeler, herbiri katiyetle, aynı mucize-i şeceriyeyi haber vermiş Tâbiînin yüzer imamları, mezkûr Sahabelerden herbir Sahabeden, ayrı bir tarikle o mucize-i şeceriyeyi nakletmişler, âdetâ muzaaf tevatür suretinde bize nakletmişler İşte şu mucize-i şeceriye, hiçbir şüphe kabul etmez bir tevatür-ü mânevî-i kati hükmündedir
Şimdi, o mucize-i kübrânın, tekerrür ettiği halde, birkaç sahih suretlerini birkaç misalle beyan edeceğiz
Birinci Misal: Başta İmam-ı İbn-i Mâce ve Dârimî ve İmam-ı Beyhakî, nakl-i sahihle, Hazret-i Enes ibni Mâlik'ten ve Hazret-i Ali'den ve Bezzaz ve İmam-ı Beyhakî, Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Üç Sahabe demişler:


Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm küffârın tekzibinden müteessir olarak mahzun idi Dedi:
-1-

Enes'in rivayetinde, Hazret-i Cebrâil hazırdı Vadi kenarında bir ağaç vardı Hazret-i Cebrâil'in ilâmıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı, tâ yanına geldi Sonra "Git" dedi Tekrar gitti, yerine yerleşti -2-
İkinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifâ-i Şerifte, ulvî bir senetle, doğru ve sağlam bir Anane ile, Hazret-i Abdullah ibni Ömer'den haber veriyor ki:
Bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir bedevî geldi Ferman etti:




"Nereye gidiyorsun?" Bedevî dedi: "Ehlime" Ferman etti:




"Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?" Bedevî dedi: "Nedir?" Ferman etti:


-3-

Bedevî dedi: "Bu şehadete şahit nedir?" Ferman etti:


-4-

"Vadi kenarındaki ağaç şahit olacak"


İbni Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şak etti, geldi, tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına Üç defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı istişhad etti, ağaç da sıdkına şehadet etti Emretti, yine yerine gidip yerleşti -5-
Hazret-i Büreyde, İbni Sahibi'l-Eslemî tarikinde, nakl-i sahihle, Büreyde dedi ki: Biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında iken, bir seferde bir a'râbî geldi Bir âyet, yani bir mucize istedi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:


Bir ağaca işaret etti Ağaç, sağa ve sola meylederek köklerini yerden çıkarıp huzur-u Nebevîye geldi,
-1-
dedi Sonra a'râbî dedi: "Yine yerine gitsin" Emretti, yerine gitti A'râbî dedi: "İzin ver, sana secde edeyim" Dedi: "İzin yok kimseye" Dedi: "Öyleyse senin elini, ayağını öpeceğim" İzin verdi -2-
Üçüncü Misal: Başta Sahih-i Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Câbir diyor: Biz bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik Kaza-yı hacet için bir yer aradı Settareli bir yer yoktu Sonra gitti iki ağaç yanına, bir ağacın dalını tuttu, çekti Ağaç itaat ederek beraber gitti; öteki ağacın yanına getirdi Mutî devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o suretle yan yana getirdi Sonra dedi:
-3-
Yani, "Üstüme birleşiniz" dedi İkisi birleşerek settare oldular Arkalarında kaza-yı hacet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler -4
İkinci bir rivayette, yine Hazret-i Câbir der ki: Bana emretti ki:
-5-
Yani, "O ağaçlara de: Resulullahın haceti için birleşiniz" Ben öyle dedim, onlar da birleştiler Sonra ben beklerken, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi Başıyla sağa sola işaret etti; o iki ağaç yerlerine gittiler -6-
Dördüncü Misal: Nakl-i sahihle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsâme bin Zeyd der ki: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik Kaza-yı hacet için, hâli, settareli bir yer bulunmuyordu Ferman etti ki:
-7-
Dedim: "Evet, var" Emretti ve dedi:

Yani, "Ağaçlara de ki: 'Resulullahın haceti için birleşiniz' Ve taşlara da de: 'Duvar gibi toplanınız'" Ben gittim, söyledim Kasem ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, hacetinden sonra yine emretti:

-1-
Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâle kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp yerlerine gittiler -2-
Şu, Hazret-i Câbir ve Üsâme'nin beyan ettiği iki hadiseyi, aynen Ya'le ibni Murre ve Gaylan ibni Selemeti's-Sakafî ve Hazret-i İbni Mes'ud, gazve-i Huneyn'de aynen haber veriyorlar
Beşinci Misal: İmam-ı İbni Fevrek ki, kemâl-i içtihad ve fazlından kinaye olarak "Şâfiî-yi Sânî" ünvanını alan allâme-i asır, kati haber veriyor ki:
Gazve-i Taif'te, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gece at üstünde giderken uykusu geliyordu O halde iken bir sidre ağacına rast geldi Ağaç ona yol verip atını incitmemek için iki şak oldu; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayvan ile içinden geçti Tâ zamanımıza kadar o ağaç iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı -3-
Altıncı Misal: Hazret-i Ya'le, tarikinde nakl-i sahihle haber veriyor ki:
Bir seferde, "talha" veya "semure" denilen bir ağaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın etrafında tavaf eder gibi döndü, sonra yine yerine gitti Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:


Yani, "O ağaç Cenâb-ı Haktan istedi ki, bana selâm etsin" -4-

Yedinci Misal: Muhaddisler, nakl-i sahihle İbni Mesud'dan beyan ediyorlar ki:
İbni Mes'ud dedi: Batn-ı Nahl denilen nam mevkide, Nusaybin ecinnîleri ihtidâ için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnîlerin geldiklerini haber verdi
Hem İmam-ı Mücahid, o hadiste İbni Mes'ud'dan nakleder ki: O cinnîler bir delil istediler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti
İşte, cin taifesine birtek mucize kâfi geldi Acaba bu mucize gibi bin mu'cizât işiten bir insan imana gelmezse, cinnîlerin


-1-

tabir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?


Sekizinci Misal: Sahih-i Tirmizî, nakl-i sahihle Hazret-i İbni Abbas'tan haber veriyorlar ki:
İbni Abbas dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a'râbîye ferman etti:




"Ben bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, İmân edecek misin?" "Evet" dedi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı O urcun, ağacının başından kopup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına atladı, geldi Sonra emretti, yine yerine gitti -2-


İşte, bu sekiz misal gibi çok misaller var; çok tariklerle nakledilmişler Malûmdur ki, yedi sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur Binaenaleyh, şu en meşhur sıddıkîn-i Sahabeden böyle müteaddit tariklerle ihbar edilen şu mucize-i şeceriye, elbette tevatür-ü mânevî kuvvetindedir, belki tevatür-ü hakikîdir Zaten Sahabeden sonra Tâbiînin eline geçtiği vakit, tevatür suretini alır Hususan Buharî, Müslim, İbni Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha, tâ zaman-ı Sahabeye kadar, o yolu o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buharî'de görmek, aynı Sahabeden işitmek gibidir Acaba, o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ağaçlar, misallerde göründüğü gibi, onu tanıyıp, risaletini tasdik edip, ona selâm ederek ziyaret edip emirlerini dinleyerek itaat ettiği halde, kendilerine insan diyen bir kısım câmid, akılsız mahlûklar onu tanımazsa, İmân etmezse, kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #8
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Onuncu İşaret
Şu mucize-i şeceriyeyi daha ziyade takviye eden, mütevatir bir surette nakledilen -3- mucizesidir Evet, Mescid-i Şerif-i Nebevîde, kuru direğin büyük bir cemaat içinde, muvakkaten firak-ı Ahmedîden (asm) ağlaması, beyan ettiğimiz mucize-i şeceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir
Çünkü o da ağaçtır, cinsi birdir Fakat şunun şahsı mütevatirdir Öteki kısımlar, herbirinin nevi mütevatirdir; cüz'iyatları, misalleri, çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor
Evet, Mescid-i Şerifte, hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu Sonra minber-i şerif yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu-1-
Şu mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok tariklerle, tevatür derecesinde nakledilmiştir
Evet, mucizesi çok münteşir ve meşhur ve hakikî mütevatirdir Sahabelerin bir cemaat-i âlisinden on beş tarikle gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mucizeyi, o tariklerle, arkadaki asırlara haber vermişler Sahabenin o cemaatinden ulema-i Sahabe namdarları ve rivayet-i hadisin reislerinden Hazret-i Enes ibni Mâlik (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir bin Abdullahi'l-Ensârî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullah ibni Ömer, Hazret-i Abdullah bin Abbas, Hazret-i Sehl bin Sa'd, Hazret-i Ebu Saidi'l-Hudrî, Hazret-i Übey ibni'l-Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümmü'l-mü'minîn Ümmü Seleme gibi meşâhir-i ulema-i Sahabe ve rivayet-i hadisin rüesaları gibi, herbiri bir tarikin başında, aynı mucizeyi ümmete haber vermişler Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha, arkalarındaki asırlara o mütevatir mucize-i kübrâyı tarikleriyle haber vermişler
İşte, Hazret-i Câbir tarikinde der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerifte -2- denilen kuru direğe dayanıp okurdu Minber-i şerif yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit, direk tahammül edemeyerek, hamile deve gibi ses verip inleyerek ağladı Hazret-i Enes, tarikinde der ki: Camus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi Sehl ibni Sa'd, tarikinde der: Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı Hazret-i Übeyy ibni'l-Kâ'b, tarikinde diyor: Hem öyle ağladı ki, inşikak etti


Diğer bir tarikte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:




Yani, "Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlâhînin iftirakındandır ağlaması"


Diğer bir tarikte, ferman etmiş:




Yani, "Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullahın iftirakından kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti"


Hazret-i Büreyde, tarikinde der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini üstüne koyup ferman etti:


-1-

Sonra o ciz'i dinledi, ne söylüyor Ciz' söyledi; arkadaki adamlar da işitti:




Yani, "Cennette beni dik ki, benim meyvelerimden, Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:


-2-

Sonra ferman etti:
-3-

İlm-i kelâmın büyük imamlarından meşhur Ebu İshak-ı İsferânî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi Belki direk onun emriyle onun yanına geldi Sonra emretti, yerine döndü
Hazret-i Übey ibni Kâ'b der ki: Şu hadise-i harikadan sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki, "Direk minberin altına konulsun" Minberin altına konuldu-tâ Mescid-i Şerifin tamiri için hedmedilinceye kadar O vakit Hazret-i Übeyy ibni Kâ'b yanına aldı; çürüyünceye kadar muhafaza edildi


Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hadise-i mucizeyi şakirtlerine ders verdiği vakit ağlardı ve derdi ki: "Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma meyil ve iştiyak gösteriyor Sizler daha ziyade iştiyaka, meyle müstehaksınız"
Biz de deriz ki: Evet, hem ona iştiyak ve meyil ve muhabbet, onun sünnet-i seniyyesine ve şeriat-ı garrâsına ittibâ iledir
Bir Nükte-İ Mühimme:
Eğer denilse: "Neden gazve-i Hendek'te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mucize-i taamiye; ve mübarek parmaklarından akan su ile, bin kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mucize-i mâiye, neden şu hanîn-i ciz' mucizesi gibi şâşaa ile, çok kesretli tariklerle nakledilmemiş? Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade bir cemaatte vuku bulmuş"
Elcevap: Zuhur eden mucizeler iki kısımdır Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhar ediliyor Hanîn-i ciz' şu nevidendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için bir hüccet olarak zuhura gelmiş ki, mü'minlerin imanını ziyadeleştirmek ve münafıkları ihlâsa ve imana sevk etmek ve küffârı imana getirmek için zâhir olmuş Onun için, avam ve havas, herkes onu gördü; onun neşrine fazla ihtimam edildi
Fakat şu mucize-i taamiye ve mucize-i mâiye ise, mucizeden ziyade bir keramettir; belki kerametten ziyade bir ikramdır; belki ikramdan ziyade, ihtiyaca binaen bir ziyafet-i Rahmâniyedir Onun için, çendan dâvâ-yı nübüvvete delildir ve mucizedir; fakat asıl maksat, ordu aç kalmış, bir çekirdekten bin batman hurmayı halk ettiği gibi, Cenâb-ı Hak, hazine-i gaybdan bir sâ' taamdan bin adama ziyafet veriyor Hem susuz kalmış mücahid bir orduya, kumandan-ı âzamın parmaklarından âb-ı kevser gibi su akıttırıp içiriyor
İşte şu sır içindir ki, mucize-i taamiye ve mucize-i mâiyenin herbir misali, hanîn-i ciz' derecesine çıkmıyor Fakat o iki mucizenin cinsleri ve nevileri, külliyet itibarıyla, hanîn-i ciz' gibi mütevatir ve kesretlidir Hem taamın bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor Onun için fazla intişar etti
Eğer denilse: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın her hal ve hareketini kemâl-i ihtimamla Sahabeler muhafaza ederek nakletmişler Böyle mu'cizât-ı azîme, neden on, yirmi tarikle geliyor? Yüz tarikle gelmeliydi Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?"
Elcevap: Birinci şıkkın cevabı, Dördüncü İşaretin Üçüncü Esasında geçmiş İkinci şıkkın cevabı ise:Nasıl ki insan bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mesele-i şer'iye müftüden haber alınır, ve hâkezâ Öyle de, Sahabe içinde, ehâdis-i Nebeviyeyi gelecek asırlara ders vermek için, ulema-i Sahabeden bir kısım, ona mânen muvazzaf idiler, bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı Evet, Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını hadisin hıfzına vermiş Hazret-i Ömer siyaset âlemiyle ve hilâfet-i kübrâ ile meşgulmüş Onun için, ehâdisi ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zatlara itimad edip, ondan, rivayeti az ederdi Hem madem sıddık, sadûk, sadık ve musaddak bir Sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarikle bir hadiseyi haber verse, yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz Onun için bazı mühim hadiseler iki üç tarikle geliyor
On Birinci İşaret
Onuncu İşaret, nasıl ki şecer taifesindeki mucize-i Nebeviyeyi gösterdi On Birinci İşaret dahi, cemâdatta taş ve dağ taifesinin mucize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine işaret edecek İşte, biz de, o çok kesretli misallerinden yedi sekiz misali zikredeceğiz
Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Hazret-i Kadı İyaz, Şifâ-i Şerif'inde ulvî bir senetle ve Buharî sahibi gibi mühim imamlardan nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
Hâdim-i Nebevî Hazret-i İbni Mes'ud der ki: Biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk -1-
İkinci Misal: Nakl-i sahihle, Enes ve Ebu Zer'den kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında idik Avucuna küçük taşları aldı; mübarek elinde tesbih etmeye başladılar Sonra Ebu Bekri's-Sıddık'ın eline koydu; yine tesbih ettiler
Ebu Zerr-i Gıfârî, tarikinde der ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu; yine tesbih ettiler Sonra aldı, yere koydu, sustular Sonra yine aldı, Hazret-i Osman'ın eline koydu; yine tesbihe başladılar Sonra, Hazret-i Enes ve Ebu Zer diyorlar ki: "Ellerimize koydu, sustular" -2-
Üçüncü Misal: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Aişe-i Sıddıkadan nakl-i sahihle sabittir ki:
Dağ, taş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma


-3-

diyorlardı


Hazret-i Ali'nin tarikinde diyor ki: Bidâyet-i nübüvvette, nevâhî-i Mekke'de Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rast geldiğimiz vakit


-3-

diyorlardı -4-


Hazret-i Câbir, tarikinde der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, taş ve ağaca rast geldiği vakit, ona secde ediyordular Yani, inkıyad edip



diyordular



Câbir'in bir rivayetinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:


-1-

Bazılar demişler ki, "O Hacerü'l-Esvede işarettir"


Hazret-i Aişe'nin tarikinde demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:


-2-

Dördüncü Misal: Nakl-i sahihle Hazret-i Abbas'tan haber veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas ve dört oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber, "mülâet" denilen bir perde altına alarak üzerlerine örttü Dedi:


-3-

deyip dua etti Birden, evin damı ve kapısı ve duvarları "Âmin, âmin" diyerek duaya iştirak ettiler -4-
Beşinci Misal: Başta Buharî, İbni Hibban, Ebû Davud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha, müttefikan Hazret-i Enes'ten, Ebu Hüreyre'den, Osman-ı Zinnureynden, Aşere-i Mübeşşereden Said ibni Zeyd'den haber veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri's-Sıddık, Ömerü'l-Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağının başına çıktılar Cebel-i Uhud, ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:


-5-

Şu hadis, Hazret-i Ömer ve Osman şehid olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir
Şu misalin tetimmesi olarak nakledilmiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebîr namındaki dağa çıktılar Sebîr dedi: "Yâ Resulallah, benden ininiz Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzip eder Onun için korkarım" Cebel-i Hira çağırdı:




"Bana gel" -1- Bu sır içindir ki, ehl-i kalb Sebîr'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler


Bu misalden anlaşılır ki, o koca dağlar birer müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardırlar Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tanır ve severler; başıboş değillerdir
Altıncı Misal: Nakl-i sahihle Abdullah ibni Ömer'den haber veriyorlar ki:
Demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken,


-2-

âyetini okudu Ve dedi:


-3-

dediği vakit minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi; korktuk ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı düşürecek bir derecede sallandı -4-


Yedinci Misal: Nakl-i sahihle, habrü'l-ümme ve tercümanü'l-Kur'ân olan Hazret-i İbni Abbas ve hâdim-i Nebevî ve ulema-i azîme-i Sahabeden olan İbni Mes'ud'dan haber veriyorlar ki:
Demişler: Feth-i Mekke gününde, Kâbe ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üç yüz altmış sanem vardı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde kavse benzer bir değnekle o sanemlere birer birer işaret ederek




deyip, hangisine işaret etti, yere düştü Sanemin yüzüne işaret ettiyse arkasına düşer, arkasına işaret ettiyse yüz üstüne düşer, ve hâkezâ, sanemler yere yuvarlandılar
Sekizinci Misal: Meşhur Bahîra-i Rahibin meşhur kıssasıdır ki, nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Talip ve bir kısım Kureyşî ile beraber Şam tarafına, ticarete gidiyorlar Bahîra-i Rahibin kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular İnsanlarla ihtilât etmeyen münzevî Bahîra-i Rahip birden çıkageldi Kafile içinde Muhammedü'l-Emin'i (asm) gördü Kafileye dedi: "Şu Seyyidü'l-Âlemîndir ve peygamber olacaktır" Kureyşîler dediler: "Nereden biliyorsun?" Mübarek rahip dedi ki: "Siz gelirken baktım ki, havada, üstünüzde bir parça bulut vardı Siz otururken, şu Muhammedü'l-Emin (asm) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı Hem görüyordum ki, taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm Bu ise nebîlere yapılır" -1-
İşte, bu sekiz misal gibi, belki seksen misal var Bu sekiz misal birleştirilse, öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şüphe onu koparamaz ve sarsamaz Şu cins mucize, umumiyeti itibarıyla, yani cemâdâtın dâvâ-yı nübüvvete delil olarak konuşmaları, mânevî tevatür hükmünde yakîni ve katiyeti ifade eder Herbir misal, mecmuun kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır Evet, zayıf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir Zayıf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur


On İkinci İşaret
On Birinci İşaretle alâkadar olan üç misal, fakat gayet mühim misallerdir
Birinci Misal:
-2- nass-ı katîsiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin tahkikiyle ve umum ehl-i hadisin ihbarıyla, gazve-i Bedir'de, şu âyet haber veriyor ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprakla küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, -3- dedi -3- kelimesi bir kelâm iken onların herbirinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç toprak dahi herbir kâfirin gözüne gitti Herbiri kendi gözüyle meşgul olup, hücumda iken, birden kaçtılar
Hem gazve-i Huneyn'de, -4- Gazve-i Huneyn'de, Bedir gibi, küffar şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, -3- diyerek, herbirinin kulağına bir -3- kelimesi girdiği gibi, biiznillâh herbirinin yüzüne bir avuç toprak gitti, gözleriyle meşgul olup kaçtılar


İşte, Bedir'de ve Huneyn'deki harika olan şu hadise, esbab-ı âdi ve kudret-i beşer dahilinde olmadığından, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan




ferman eder Yani, "O hadise kudret-i beşer haricindedir Kuvve-i beşeriye ile değil, belki fevkalâde bir surette, kudret-i İlâhiye ile olmuştur"


İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Gazve-i Hayber'de bir Yahudi kadını, bir keçiyi biryan yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehirle zehirlemiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma göndermiş Sahabeler yemeye başladılar Birden ferman etti:


-1-

Yani, "Pişirilen keçi bana der ki, 'Ben zehirliyim" diye haber veriyor Herkes elini çekti Fakat o şiddetli zehirin tesirinden, Bişr ibni'l-Bera' aldığı birtek lokmadan vefat etti Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeynep ismindeki kadını çağırdı Ferman etti: "Neden böyle yaptın?" O menhuse dedi: "Eğer peygambersen sana zarar vermeyecek Eğer padişahsan, insanları senden kurtarmak için yaptım" Bazı rivayette onu öldürtmemiş, bazı tarikte öldürtmüş Ehl-i tahkik demiş ki: Kendi öldürtmemiş; fakat Bişr'in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler -2-
Şu vak'a-i acibedeki veçh-i i'câzı gösterecek iki üç noktayı dinle:
Birincisi: Bir rivayette var ki, o keçinin kavli haber verdiği vakit bazı Sahabeler de işittiler
İkincisi: Hem bir rivayette vardır ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, haber verdikten sonra dedi:


deyiniz, ondan sonra yiyiniz Zehir daha tesir etmeyecektir"


Şu rivayeti çendan İbni Hacer-i Askalânî kabul etmemiş, fakat başkaları kabul etmişler -1-
Üçüncüsü: Hem dessas Yahudiler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ve mukarrebîn-i Sahabeye birden darbe vurmak istedikleri halde, birden gaipten haber verilmiş gibi hadisenin inkişafı ve desiselerinin akîm kalması ve o ihbarın ifade ettiği vakıa doğru çıkması ve hiçbir vakit Sahabeleri nazarında mütehalif bir haberi görülmeyen Zât-ı Ahmediyenin "Şu keçinin kavli bana söylüyor" demesi, herkesin kulağıyla o keçiden o sözü işitmesi kadar kanaat-i katiyeleri olmuş
Üçüncü Misal: Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın "yed-i beyzâ" ve "asâ" mucizesine nazire olarak, üç hadisede bir mucize-i Ahmediye:
Birincisi: Hazret-i İmam-ı Ahmed ibni Hanbel, Ebu Saidi'l-Hudrî'den tahriç ve tashih eder ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Katâde ibni Numan'a, karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve ferman eder ki: "Sana, lâmba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek Evine gittiğin zaman bir siyah şahıs gölge göreceksin O şeytandır Onu hanenden çıkar, tard et" Katâde değneği alır, gider Yed-i beyzâ gibi ışık verir Evine gider, o siyah şahsı görür, tard eder -2-
İkincisi: Bir menba-ı garaip olan gazve-i kübrâ-yı Bedir'de, Ukkâşe ibni'l-Muhassını'l-Esedî'nin müşriklerle döğüşürken kılıcı kırıldı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona, kılıca mukabil, kalınca bir değnek verdi Dedi: "Bununla harb et" Birden, değnek, biiznillâh, uzun, beyaz bir kılıç oldu Onunla harb etti Hayatı miktarınca, tâ Yemâme harbinde şehid oluncaya kadar boynunda taşıdı -3-
Şu hadise katidir Çünkü Ukkâşe bütün hayatında onunla iftihar etmiş ve o kılıç "el-avn" namıyla meşhur olmuş İşte, Hazret-i Ukkâşe'nin iftiharı ve kılıcın "avn" namıyla, kılıçların fevkinde iştiharı, şu hadisenin iki hüccetidir
Üçüncüsü: İbnü Abdi'l-Berr -4- gibi bir allâme-i asır ve ehl-i tahkikin büyüklerinden nakil ve tashih ediyorlar ki:
Gazve-i Uhud'da, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın halazâdesi olan Abdullah ibni Cahş harb ederken kılıcı kırıldı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bir değnek verdi O değnek onun elinde bir kılıç oldu; onunla harb etti O eser-i mucize olan kılıç bâki kaldı Meşhur İbnü Seyyidi'n-Nâs, siyerinde haber veriyor ki: Bir zaman sonra, Abdullah'ın o kılıcı Buğa-yı Türkî namında bir adama iki yüz liraya satıldı
İşte bu iki kılıç, asâ-yı Mûsâ gibi birer mucizedir Fakat asâ-yı Mûsâ, vefat-ı Mûsâ'dan sonra veçh-i i'câzı kalmadı; fakat şunlar bâki kaldılar


On Üçüncü İşaret
Mu'cizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nevi dahi, hastalar ve yaralılar, nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır Şu nevi mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, nev itibarıyla mânevî mütevatirdir Cüz'iyatları, bir kısmı dahi mânevî mütevatir hükmündedir Diğer kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadisin müdakkik imamları tashih ve tahriç ettikleri için, kanaat-i ilmiye verir Biz de, pek çok misallerinden birkaç misalini zikredeceğiz
Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz, Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir Anane ile ve müteaddit tariklerle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında ordu-yu İslâmın başkumandanı ve İran'ın fatihi ve Aşere-i Mübeşşereden olan Hazret-i Sa'd ibni Ebî Vakkas diyor:
Gazve-i Uhud'da, ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanındaydım Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsı kırılıncaya kadar küffâra oklar attı Sonra bana okları veriyordu, "At" diyordu Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım; kanatlı oklar gibi uçardı, küffârın cesedine yerleşirdi
O halde iken, Katâde ibni Numan'ın gözüne bir ok isabet etmiş Gözünü çıkarıp, gözünün hadakası yüzünün üstüne indi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu
Şu vakıa çok iştihar etmiş Hattâ Katâde'nin bir hafîdi, Ömer ibni Abdi'l-Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup birden şifa buldu; en güzel göz o olmuş" diye, nazım suretinde Haşiye Hazret-i Ömer'e söylemiş, onunla kendini tanıttırmış
Hem nakl-i sahihle haber verilmiş ki: Meşhur Ebu Katâde'nin, yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek eliyle meshetmiş Ebu Katâde der ki: "Katiyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim" -1-
İkinci Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:


Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada şifa bularak hiçbir şey kalmadı Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup Kale-i Hayber'i fethetti
Hem o vakıada, Selemet ibnü'l-Ekvâ'nın bacağına kılıç vurulmuş, yarılmış Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş -1-
Üçüncü Misal: Başta Neseî olarak, erbab-ı siyer, Osman ibni Huneyf'ten haber veriyorlar ki:
Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir âmâ geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:


-2-

O gitti, öyle yaptı, geldi Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük -3-


Dördüncü Misal: Büyük bir imam olan İbni Veheb haber veriyor ki:
Gazve-i Bedir'in on dört şehidinden birisi olan Muavviz ibni Afra' Ebu Cehil ile döğüşürken, Ebu Cehl-i lâin, o kahramanın bir elini kesmiş O da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına gelmiş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü Birden şifa buldu, yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harb etti -4-
Hem yine İmam-ı Celîl ibni Veheb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb ibni Yesaf'ın omuz başına bir kılıç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş -5-
İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vahiddir Fakat İbni Veheb gibi bir imam tashih etse, gazve-i Bedir gibi bir menba-ı mu'cizât olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa, elbette şu iki vakıa kati ve vakidir denilebilir
İşte, ehâdis-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli ona şifa olmuş

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #9
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

Bir sual: Deniliyor ki: "Sen çok şeylere mütevatir dersin Halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz"
Elcevap: Ulema-i şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür Ehl-i hadis yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor Ve hâkezâ, her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyâtı, nazariyâtı beyan edilir Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür
Şimdi, haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya mânevî mütevatir veya tevatür hükmünde katiyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadis, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i usulü'd din, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir
Beşinci Misal: İmam-ı Bağavî, tahrici ve tashihiyle haber veriyor ki:
Aliyyi'bni'l-Hakem'in, gazve-i Hendek'te, küffârın darbesiyle ayağı kırıldı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi -1-
Altıncı Misal: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadis haber veriyorlar ki:
İmam-ı Ali gayet hasta idi Iztırabından, kendi kendine dua edip inliyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi:
-2- Ve ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu, "Kalk" dedi Birden şifa buldu İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim" -3-
Yedinci Misal: Şürehbilü'l-Cu'fî'nin meşhur kıssasıdır ki:
Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıcı ve atın dizginini tutamıyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu O urdan hiçbir eser kalmadı -4-
Sekizinci Misal: Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mucize-i Ahmediyeye mazhar oldu
Birincisi: İbni Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki:
Bir kadın, bir çocuğu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirdi O çocukta bir belâ vardı; konuşmuyordu, aptaldı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi, "Çocuğa içirsin" ferman etti Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından birşey kalmadı Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı -5-
Bu Parça Altın Ve Elmasla Yazılsa Liyakati Var
Evet, sabıkan bahsi geçmiş:
• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi,
sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
• ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
• ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
• elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir
Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler
Ve a'dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur
Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer
Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu'cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
İkincisi: Nakl-i sahihle, Hazret-i İbni Abbas demiş ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mecnun bir çocuk getirildi Mübarek elini onun göğsüne koydu Birden çocuk istifrâ etti İçinden, küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı; çocuk şifa bulup gitti -1-


Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesâî nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
Muhammed ibni Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü; dakikasında şifa buldu -2-
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına geldi Çocuğa ferman etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk -3- deyip tekellüme başlamış -4-


Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mükerrer surette müşerref olan Celâleddin Süyutî ve asrın imamı, tahriç ve tashihle Mübarekü'l-Yemâme ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına getirmişler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş Çocuk tekellüme başlamış, -5- demiş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış O çocuk, bu mucize-i Ahmediyeye ve "Bârekâllah" dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarekü'l-Yemâme" ismiyle şöhret bulmuş -6-
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm -7- demiş Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş -8-
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum" Onu da vermiş O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu
İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekiz yüz misalleri var Çoğu kütüb-ü siyer ve ehâdiste beyan edilmiştir Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli Hekim-i Lokman'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa; ve nev-i beşer çok musibet ve belâlara giriftar olsa, elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hadsiz müracaatlar olmuş Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler Hattâ, kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok Sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani'l-Yemânî Katiyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuşsa, Katiyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış
İşte, Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kati ve küllî hükmetmişse, elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş Madem şifa bulmuş; elbette müracaatlar binler olacaktır


On Dördüncü İşaret
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın envâ-ı mu'cizâtından bir nev-i azîmi, duasıyla zâhir olan harikalardır Evet, şu nevi, kati ve hakikî mütevatirdir Cüz'iyat ve misalleri o kadar çoktur ki, hesap edilmez Misallerin çokları var ki, onlar da mütevatir derecesine çıkmışlar Belki tevatüre yakın meşhur olmuşlar Bir kısmını öyle imamlar nakletmiş ki, meşhur mütevatir gibi katiyeti ifade eder Biz şu pek çok misallerinden, tevatüre yakın ve meşhur derecesinde münteşir bazı misalleri, numune olarak ve her misalin de birkaç cüz'iyâtını zikredeceğiz
Birinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yağmur duası tevatür derecesinde ve çok defa tekrar ile, daima süratle kabul olması, başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadis nakletmişler Hattâ bazı defa, minber-i şerif üstünde yağmur duası için elini kaldırıp, indirmeden yağmış
Sabıkan zikrettiğimiz gibi, bir iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu Hattâ, nübüvvetten evvel, cedd-i Nebî Abdülmuttalib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın küçüklük zamanında mübarek yüzüyle yağmur duasına giderdi Onun yüzü hürmetine gelirdi ki, o hadise Abdülmuttalib'in bir şiiriyle iştihar bulmuş
Hem vefat-ı Nebevîden sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas'ı vesile yapıp demiş: "Yâ Rab, bu Senin habibinin amcasıdır Onun yüzü hürmetine yağmur ver" Yağmur gelmiş -1-


Hem İmam-ı Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için dua talep edildi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: "Aman dua et, kesilsin" Dua etti, birden kesildi -2-
İkinci Misal: Tevatüre yakın meşhurdur ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Sahabe ve imana gelenler daha kırka vasıl olmadan ve gizli ibadet etmekte iken, dua etti: -3-


-4-

Bir iki gün sonra, Hazret-i Ömer ibnü'l-Hattab imana geldi ve İslâmiyeti ilân ve i'zaz etmeye vesile oldu, "Faruk" ünvan-ı âlisini aldı -5-
Üçüncü Misal: Bazı Sahabe-i Güzine, ayrı ayrı maksatlar için dua etmiş Duası öyle parlak bir surette kabul olmuş ki, o keramet-i duaiye, mucize derecesine çıkmış
Ezcümle, başta Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki, İbni Abbas'a şöyle dua etmiş:


-6-

Duası öyle makbul olmuş ki, İbni Abbas "tercümanü'l-Kur'ân" ünvan-ı zîşânını ve "habrü'l-ümme," yani "allâme-i ümmet" rütbe-i âlisini kazanmış Hattâ çok gençken, Hazret-i Ömer onu ulema ve kudema-yı Sahabe meclisine alıyordu -7-
Hem başta İmam-ı Buharî, ehl-i kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Enes'in validesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma niyaz etmiş ki, "Senin hâdimin olan Enes'in evlât ve malı hakkında bereketle dua et" O da dua etmiş,


-8-

demiş Hazret-i Enes, âhir ömründe kasemle ilân ediyor ki: "Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim Benim malım ve servetim itibarıyla da, hiçbirisi benim gibi mesut yaşamamış Benim malımı görüyorsunuz ki pek çoktur Bunlar bütün dua-yı Nebevî bereketindendir" -9-



Hem başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadis haber veriyorlar ki: Aşere-i Mübeşşereden Abdurrahman bin Avf'a, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kesret-i mal ve bereketle dua etmiş O duanın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber fî sebîlillâh tasadduk etmiş -1-
İşte, dua-yı Nebeviyenin bereketine bakınız, "Bârekâllah" deyiniz
Hem İmam-ı Buharî başta, râviler naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve bin Ebî Ca'de'ye, ticarette kâr ve kazanç için bereketle dua etmiş Urve diyor ki: "Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum Bir günde kırk bin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum" İmam-ı Buharî der ki: "Toprağı da eline alsa onda bir kazanç bulurdu" -2-
Hem Abdullah ibni Cafer'e kesret-i mal ve bereket için dua etmiş Hazret-i Abdullah ibni Cafer o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgir olmuş O bereket-i dua-yı Nebevî ile hasıl olan serveti kadar, sehâvetle de iştihar etmiş -3-
Bu neviden çok misaller var numune için bu dört misalle iktifa ediyoruz
Hem başta İmam-ı Tirmizî haber veriyor ki: Sa'd ibni Ebî Vakkas için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etmiş:
-4- demiş Sa'd'ın duasının kabulü için dua etmiş O asırda Sa'd'ın bedduasından herkes korkuyordu Duasının kabulü de şöhret buldu -5-


Hem meşhur Ebu Katâde'ye ferman etmiş:


-6-

diye, genç kalmasına dua etmiş Ebu Katâde yetmiş yaşında vefat ettiği vakit, on beş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl-i sahihle -7- şöhret bulmuş
Hem meşhur şair Nâbiğa'nın kıssa-i meşhuresidir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında bir şiirini okumuş Şu fıkra:




Yani, "Şerefimiz göğe çıktı; biz daha üstüne çıkmak istiyoruz" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülâtafe suretinde ferman etti:


Dedi: Yani, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, lâtife olarak dedi: "Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?" Nâbiğa dedi: "Göklerin fevkinde Cennete gitmek istiyoruz" Sonra bir mânidar şiirini daha okudu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti:




Yani, "Senin ağzın bozulmasın" İşte, o dua-yı Nebevînin bereketiyle, o Nâbiğa, yüz yirmi yaşında bir dişi noksan olmadı Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu -1-
Hem, nakl-i sahihle, İmam-ı Ali için dua etmiş:




Yani, "Yâ Rab, soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme" İşte şu dua bereketiyle, İmam-ı Ali kışta yaz libasını giyerdi, yazda kış libasını giyerdi Derdi ki: "O duanın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum" -2-
Hem Hazret-i Fatıma için dua etmiş:




Yani, "Açlık elemini ona verme" Hazret-i Fatıma der ki: "O duadan sonra açlık elemini görmedim" -3-
Hem Tufeyl ibni Amr, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan bir mucize istedi ki, götürüp kavmine göstersin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm -4- demiş İki gözü ortasında bir nur zuhur etmiş, sonra değneği ucuna naklolmuş Bununla "zinnur" diye iştihar bulmuş -5-
İşte bu vakıalar ehâdis-i meşhuredendir ki, katiyet peydâ etmiştir
Hem Ebu Hüreyre, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma şekvâ etmiş ki, "Nisyan bana ârız oluyor" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş, bir mendil şeklinde birşey açmış Sonra, mübarek avucuyla gaibden birşey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış İki üç defa öyle yaparak Ebu Hüreyre'ye demiş: "Şimdi mendili topla" Toplamış Bu sırr-ı mânevî-i dua-yı Nebevî ile, Ebu Hüreyre kasem eder: "Ondan sonra hiçbir şey unutmadım" -6-
İşte bu vakıalar ehâdis-i meşhuredendirler


Dördüncü Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bedduasına mazhar olmuş birkaç vakıayı beyan ederiz
Birincisi: Perviz denilen Fars Padişahı, nâme-i Nebeviyeyi yırtmış Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma haber geldi Şöyle beddua etti:




"Yâ Rab! Nasıl mektubumu paraladı; Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et" -1-

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-07-2008   #10
Profil Bilgileri
AyaStafaNoS
Standart Cevap: Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi



Mucizat-ı Ahmediyye Risalesi

İşte şu bedduanın tesiriyledir ki, o Kisrâ Perviz'in oğlu Şirviye, hançerle onu paraladı Sa'd ibni Ebî Vakkas da saltanatını parça parça etti Sâsâniye devletinin hiçbir yerde şevketi kalmadı Fakat Kayser ve sair melikler, nâme-i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar
İkincisi: Tevatüre yakın meşhurdur ve âyât-ı Kur'âniye işaret ediyor ki: Bidâyet-i İslâmda, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mescidü'l-Haramda namaz kılarken, rüesa-yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muamele ettiler O da, o vakit onlara beddua etti İbni Mes'ud der ki: "Kasem ederim, o bed muameleyi yapan ve onun bedduasına mazhar olanları, gazve-i Bedir'de birer birer leşlerini gördüm" -2-


Üçüncüsü: Mudariyye denilen Arabın büyük bir kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tekzip ettikleri için, onlara kaht ile beddua etti Yağmur kesildi, kaht ve galâ baş gösterdi Sonra Mudariyye kavminden olan kabile-i Kureyş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma iltimas ettiler Dua etti, yağmur geldi, kahtlık kalktı -3-


Bu vakıa tevatür derecesinde meşhurdur
Beşinci Misal: Hususî adamlara bedduasının dehşetli kabulüdür Bunun çok misalleri var Kati üç misali, numune olarak beyan ederiz
Birincisi: Utbe bin Ebî Leheb hakkında şöyle beddua etti:




Yani, "Yâ Rab! Ona bir itini musallat et" Sonra, Utbe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış -4-
Şu vakıa meşhurdur; eimme-i hadis nakil ve tashih etmişler


İkincisi: Muhallim ibni Cessâme'dir ki, Âmir ibni Azbat'ı gadr ile katletmişti Halbuki, Âmir'i, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onu cihad ve harp için kumandan edip bir bölükle göndermişti Muhallim de beraberdi Bu gadrin haberi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma yetiştiği vakit hiddet etmiş,


-1-

diye beddua buyurmuş Yedi gün sonra o Muhallim öldü Kabre koydular, kabir dışarıya attı Kaç defa koydularsa yer kabul etmedi Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o surette yeraltında setredilmiş -2-


Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm görüyordu, bir adam sol eliyle yemek yer Ferman etmiş:




"Sağ elinle ye" demiş O adam demiş:




"Sağ elimle yapamıyorum" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş:




diye beddua etmiş: "Kaldıramayacaksın" İşte ondan sonra o adam sağ elini hiç kaldıramamış -3-


Altıncı Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hem duası, hem temasından zuhur eden pek çok harikalarından, katiyet kesb etmiş birkaç hadiseyi zikredeceğiz
Birincisi: Hazret-i Hâlid ibni Velid'e (Sey****aha) birkaç saçını verip nusretine dua etmiş Hazret-i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş İşte o saç ve duanın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş, illâ muzaffer çıkmış -4-


İkincisi: Selmân-ı Farisî, evvelce Yahudilerin abdiymiş Onun seyyidleri, onu âzâd etmek için çok şeyler istediler "Üç yüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk kıyye altın vermekle âzâd edilirsin" dediler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma geldi, beyan-ı hal etti Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendi eliyle, Medine civarında üç yüz fidanı dikti Yalnız bir tanesini başkası dikti O sene zarfında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın diktiği bütün fidanlar meyve verdi Yalnız birtek başkası dikmişti; o tek meyve vermedi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti O da meyve verdi
Hem tavuk yumurtası kadar bir altını, ağzının tükürüğünü ona sürdü, dua etti, Selmân'a verdi Dedi: "Git, Yahudilere ver" Selmân-ı Farisî gidip o altından kırk kıyyeyi onlara verdi O tavuk yumurtası kadar olan altın, eskisi gibi bâki kaldı -5-


İşte şu vakıa, Hazret-i Selmân-ı Pâkin sergüzeşte-i hayatının en mühim bir hadise-i mucizekârânesidir; muteber ve mevsuk imamlar haber vermişler


Üçüncüsü: Ümmü Mâlik isminde bir Sahabiye, "ukke" denilen küçük bir yağ tulumundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma yağ hediye ederdi Bir defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona dua edip ukkeyi vermiş, ferman etmiş ki: "Onu boşaltıp sıkmayınız" Ümmü Mâlik ukkeyi almış Ne vakit evlâtları yağ isterlerse, bereket-i dua-yı Nebevî ile, ukkede yağ bulurlardı Hayli zaman devam etti Sonra sıktılar, bereket kesildi -1-
Yedinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın duasıyla ve temasıyla suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hadiseleri var İki üç taneyi numune olarak beyan ederiz
Birincisi: İmam-ı Beyhakî başta, ehl-i hadis haber veriyorlar ki: Bi'r-i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu, yani bitiyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup dua ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi -2-
İkincisi: Başta Ebu Nuaym Delâil-i Nübüvvet'te, ehl-i hadis haber veriyorlar ki: Enes'in evindeki kuyuya, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükürüğünü içine atıp dua etmiş; Medine-i Münevverede en tatlı su o olmuş -3-
Üçüncüsü: İbni Mâce haber veriyor ki: Mâ-i zemzemden bir kova su, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma getirdiler Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı Kova misk gibi rayiha verdi -4-
Dördüncüsü: İmam-ı Ahmed ibni Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan bir kova su çıkardılar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra misk gibi rayiha vermeye başladı -5-
Beşincisi: Ricalullahtan ve İmam-ı Müslim ve ulema-i Mağribin mutemedi ve makbulü olan Hammad ibni Seleme haber veriyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, deriden bir tuluk su doldurup ağzına üflemiş, dua etmiş Bağladı, bir kısım Sahabeye verdi "Ağzını açmayınız; yalnız abdest aldığınız vakit açınız" demiş Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar Görüyorlar ki, hâlis bir süt, ağzında da kaymak yağ -6-
İşte bu beş cüz'ü, bazıları meşhur, bazı da mühim imamlar naklediyorlar Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmuu, mânevî tevatür gibi bir mucize-i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar
Sekizinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mesh ve duasıyla, sütsüz ve kısır keçilerin, mübarek elinin temasıyla ve duasıyla sütlü, hem çok sütlü olmaları misalleri ve cüz'iyatları çoktur Biz, yalnız meşhur ve kati iki üç misali, numune olarak zikrediyoruz
Birincisi: Ehl-i siyerin bütün muteber kitapları haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri's-Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket bint-i Hâlidi'l-Huzâiyye denilen Ümmü Mâbed hanesine gelmişler Gayet zayıf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümmü Mâbed'e ferman etti: "Bunda süt yok mudur?" Ümmü Mâbed demiş ki: "Bunun vücudunda kan yoktur; nereden süt verecek?" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, dua etmiş Sonra demiş: "Kap getiriniz, sağınız" Sağdılar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri's-Sıddık ile içtikten sonra, o hane halkı da doyuncaya kadar içmişler O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübarek kalmış -1-
İkincisi: Şât-ı İbni Mesud'un meşhur kıssasıdır ki: İbni Mes'ud, İslâm olmadan evvel, bazıların çobanıydı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri's-Sıddık ile beraber, İbni Mes'ud'un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbni Mes'ud'dan süt istemiş O da demiş: "Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: "Kısır, sütsüz bir keçi bana getir" O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesine meshedip dua etmiş Sonra sağmışlar, hâlis bir süt almışlar, içmişler İbni Mesud bu mucizeyi gördükten sonra İmân etmiş -2-
Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın murdiası, yani süt annesi olan Halime-i Sa'diye'nin keçilerinin kıssa-i meşhuresidir ki: O kabilede bir derece kahtlık vardı Hayvânat zayıf ve sütsüz oluyordular Ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halime-i Sa'diye'nin keçileri, akşam vakti, başkalarının hilâfına olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı
İşte bunun gibi, siyer kitaplarında daha başka cüz'iyatları var Fakat bu numuneler asıl maksada kâfidir -3-
Dokuzuncu Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı zatların başını ve yüzünü mübarek eliyle meshedip dua ettikten sonra zâhir olan harikaların çok cüz'iyatından, iştihar bulmuş birkaçını numune olarak beyan ediyoruz
Birincisi: Ömer ibni Sa'd'ın başına elini sürmüş, dua etmiş Seksen yaşında o adam, o duanın bereketiyle, öldüğü vakit başında beyaz yoktu -4-


İkincisi: Kays ibni Zeyd'in başına elini koyup, meshedip dua etmiş O duanın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit, meshin tesiriyle, bütün başı beyaz, yalnız Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın elini koyduğu yer sim siyah olarak kalmış -1-
Üçüncüsü: Abdurrahman ibni Zeyd ibni'l-Hattab, hem küçük, hem çirkindi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle başını meshedip dua etmiş O duanın bereketiyle, kametçe en bâlâ kamet ve suretçe en güzel bir surete girmiş -2-
Dördüncüsü: Âiz ibni Amr'ın gazve-i Huneyn'de yüzü yaralanmış Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı silmiş Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın elinin temas ettiği yer, parlak bir nuraniyet vermiş ki, muhaddisler tabir etmişler Yani, "doru atın alnındaki beyaz gibi," temas yeri öyle parlıyordu -3-
Beşincisi: Katâde bin Selmân'ın yüzüne elini sürmüş, dua etmiş Katâde'nin yüzü ayna gibi parlamaya başlamış -4-
Altıncısı: Ümmül mü'minîn Ümmü Seleme'nin kızı ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın üvey kızı Zeyneb'e, küçükken, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun yüzüne abdest suyu atıp taltif etmiş O suyun temasından sonra, Zeyneb'in hüsün ve cemâli acip suret almış, bedîülcemal olmuş -5-
İşte, şu cüz'iyatlar gibi daha çok misaller var Onların çoğunu eimme-i hadis nakletmişler Bu cüz'iyâtın herbirini haber-i vahid farz etsek dahi, yine mecmuu, mânevî bir tevatür hükmünde, mutlak bir mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmı gösterir Çünkü bir hadise ayrı ayrı ve çok suretlerle nakledilse, asıl hadisenin vukuu kati olur Suretlerin herbiri zayıf dahi olsa, yine asıl hadiseyi ispat ediyor
Meselâ, bir gürültü işitildi Bazılar dediler ki, "Filân ev harap oldu" Diğeri, "Başka ev harap oldu" dedi Daha başkası, başka bir evi söyledi, ve hâkezâ Herbir rivayet, haber-i vahid de, zayıf da, hilâf-ı vaki de olabilir Fakat asıl vakıa ki, bir ev harap olmuş, o katidir; onda bütün müttefiktirler Halbuki, bahsettiğimiz şu altı cüz'iyat, hem sahihtirler, hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar Faraza bunların herbirini zayıf addetsek, temsilde mutlak bir hane harap olması gibi, yine cüz'iyâtın mecmuunda, mutlak bir mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın vücudunu Katiyen gösterir


İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mu'cizât-ı bâhiresi, herbir nevide kati olarak mevcuttur Cüz'iyâtı dahi, o küllî ve mutlak mucizenin suretleri veyahut numuneleridir Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, nasıl ki eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü, yani duası, çok mu'cizâtın mebdei oluyor Aynen öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sair letâifi ve duyguları ve cihâzâtı, çok harikalara medardır Kütüb-ü siyer ve tarih, o harikaları beyan etmişler, sîret ve suret ve duygularında çok delâil-i nübüvvet bulunduğunu göstermişler


On Beşinci İşaret
Nasıl ki taşlar, ağaçlar, kamer, güneş onu tanıyorlar, birer mucizesini göstermekle nübüvvetini tasdik ediyorlar Öyle de, hayvânat taifesi, ölüler taifesi, cinler taifesi, melâikeler taifesi o zât-ı mübareki tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki, onlar, onu tanıdıklarını, herbir taifesi bazı mu'cizâtını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar
Şu On Beşinci İşaretin Üç Şubesi var
Birinci Şubesi: Hayvânat cinsi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tanıyorlar ve mu'cizâtını da izhar ediyorlar Şu Şubenin çok misalleri var Biz yalnız burada, meşhur ve mânevî tevatür derecesinde kati olmuş veya muhakkıkîn-i eimmenin makbulü olmuş veya ümmet telâkki-i bilkabul etmiş olan bir kısım hadiseleri, numune olarak zikredeceğiz
Birinci hadise: Mânevî tevatür derecesinde bir şöhretle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri's-Sıddık ile, küffârın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri gar-ı Hira'nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedar gibi, harika bir tarzda, kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir Hattâ, rüesa-yı Kureyş'ten, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın eliyle gazve-i Bedir'de öldürülen Übeyy ibni Halef mağaraya bakmış Arkadaşları demişler: "Mağaraya girelim" O demiş: "Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüt etmeden bu ağ yapılmış gibidir Bu iki güvercin işte orada duruyor Adam olsa orada dururlar mı?" -1- İşte bunun gibi, mübarek güvercin taifesi, feth-i Mekke'de dahi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmam-ı Celil ibni Veheb naklediyor -2-


Hem nakl-i sahihle Hazret-i Aişe-i Sıddıka haber veriyor ki: Güvercin gibi, dâcin denilen bir kuş hanemizde vardı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hazır olsaydı, hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu Ne vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksaydı, o kuş başlardı harekete; giderdi, gelirdi, hiç durmuyordu -1- Demek o kuş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı dinliyordu, huzurunda temkinle sükût ederdi
İkinci hadise: Beş altı tarikle, mânevî bir tevatür hükmünü almış kurt hadisesidir ki, bu kıssa-i acibe çok tariklerle meşhur Sahabelerden nakledilmiş Ezcümle, Ebu Saidi'l-Hudrî ve Selemeti'bnü'l-Ekvâ ve İbni Ebî Veheb ve Ebu Hüreyre ve bir vak'a sahibi çoban (Uhban) gibi müteaddit tariklerle haber veriyorlar ki:
Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış Zi'b demiş: "Allah'tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın" Çoban demiş: "Acaip, zi'b konuşur mu?" Zi'b ona demiş: "Acip senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zat var ki sizi Cennete davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz" Bütün tarikler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarik olan Ebu Hüreyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: "Ben gideceğim Fakat kim benim keçilerime bakacak?" Zi'b demiş: "Ben bakacağım" Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı görmüş, İmân etmiş, dönüp gitmiş Zi'bi çoban bulmuş; zayiat yok Bir keçi ona kesmiş; çünkü ona üstadlık etmiş -2-
Bir tarikte, rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylânı takip edip Harem-i Şerife girdi Kurt dönmüş; sonra taaccüp etmişler Kurt konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş Ebu Süfyan, Safvan'a demiş ki: "Bu kıssayı kimseye söylemeyelim Korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler" -3-
Elhasıl, kurt kıssası kati ve mânevî mütevatir gibi kanaat verir
Üçüncü hadise: Beş altı tarikle, mühim Sahabelerden nakledilen cemel hadisesidir ki:
Ezcümle, Ebu Hüreyre ve Sa'lebe bin Mâlik ve Câbir ibni Abdullah ve Abdullah ibni Cafer ve Abdullah ibni Ebî Evfa gibi müteaddit tarikler ve o tariklerin başındaki Sahabeler müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma tahiyye-i ikram nevinden secde edip konuşmuş Ve birkaç tarikte haber veriliyor ki, o deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş, yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikrâmen secde etti, yanında ıhtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı Deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma dedi: "Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar; şimdi de beni kesmek istiyorlar Onun için kızdım"


Deve sahibine söyledi: "Böyle midir?" "Evet" dediler -1-
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Adbâ ismindeki devesi, vefat-ı Nebevîden sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü Hem o deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebu İshak-ı İsferanî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler -2-
Hem nakl-i sahihle, Câbir ibni Abdullah'ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o deveye ufak bir dürtmekle dürttü O deve, o iltifat-ı Ahmedîden o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peydâ etti ki, daha süratinden dizgini zaptedilmiyor, yolda yetişilmiyordu; -3- Hazret-i Câbir haber veriyor

 

www.Frmyorum.com
AyaStafaNoS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla
Tags: , ,



Seçenekler
Stil

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Risale-i Nur "Ene ve Zerre Risalesi" AyaStafaNoS Risale-i Nur Külliyatı 1 24-07-2008 10:40
YİRMİYEDİNCİ SÖZ İçtihad Risâlesi SÜPERMARİO Risale-i Nur Külliyatı 2 03-07-2008 04:00

Bütün Zaman Ayarları WEZ -9 olarak düzenlenmiştir. şu Anki Saat: 06:27 .

Reklam Verin | Arşiv | Yudumla | Sitemap | Sitemap.html | Tags | Frmyorum| Sporcu ve ünlü resimleri| Albüm Dinle| İndir - Yükle - Şarkı|

Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353